Bugünün gerçekliklerinden birisi, toprakla, üzerinde yaşadığımız satıhla, dolayısıyla geçmişle ve gelecekle olan bağımızın giderek artan bir oranda kopmasıdır. Daha iyi bir yaşamı ve özgürlüğü sürekli olarak başka topraklarda, ailemizin ve kendimizin yapa geldiğinden başka uğraşlar vererek aramamızdadır.

Bireysellik, farklılık, üstünlük temalarıyla medya tarafından her gün bize hatırlatılan bu düşünce tarzı, bizim bir yere kök salmamızı ve o yeri orada yaşayan diğerleri ile birlikte daha yaşanılır bir yer haline getirmek için çaba içine girmemizi engellemektedir.

Hele ki yaşadığımız yerle bir mülkiyet bağı inşa edemediğimiz koşullarda, bilinçaltımıza yerleşen, “nasıl olsa bir süre sonra burada yaşamayacağım, bunlar uzun iş, bana bir faydası olmayacak, ne diye boşuna uğraşıp durayım?” düşüncesi çerçevesinde, yaşadığımız yere karşı tuhaf bir sorumsuzluk içerisinde, evden işe, işten eve, en küçük bir fırsatta tatile başka bir yere, koşturup dururuz.

Oysa her canlı gibi insan da, nefes aldığı coğrafyadaki tüm canlılık için sorumluluk taşır. Herkesin günlük yaşamını geçirdiği alan, onun temel yaşam sınırlarını oluşturur ve bu alanı savunmak bir hak olduğu kadar aynı zamanda bir görevdir.

Bir diğer gerçeklik, günümüzde egemen güçlerin işgallerinin biçim değiştirmesidir. Bugün, üzerinde yaşadığımız toprakları ele geçirmek isteyenler tankı, topu, uçağı ile üzerinize gelmiyorlar. İlk yazımızda belirttiğimiz üzere askeri açıdan Türkiye zaten egemen güçlere katıldı.

Ancak bu demek değil ki işgal yok. Bugünün işgali, küreselleşmiş uluslar arası şirketlerin ve onların ülke içindeki ortaklarının girişimleri ile oluyor. Önce büyük kâr sağlayacak alanlar, daha sonra görece daha küçükler, daha da sonra her karış toprağa, o topraklardaki üretime ve her kuruş tüketime kadar sürüp giden bir işgal bu. Yeter ki toprağınızın altındakilerin ya da üstündeki yaşamın küresel pazarda karşılığı olsun. Sürekli büyüme peşindeki küreselleşmiş sermaye için öncelikler değişebilir ancak nihai hedef tüm dünya ve dünya yüzeyinde yaşayan herkestir.

Bugünün Sevr’i de, ne yapacağımıza, nasıl yapacağımıza, nerede yaşayacağımıza dair modern kölelik sözleşmelerinin bize dayatılmasıdır. Sistem için çalıştığın müddetçe var olduğun, sistem dışına çıktığında ise çırılçıplak kaldığın bir dayatmadır bu.

En cilalısından sayarsak, kira vermeden şirketin mülkiyetindeki bir evde oturduğun, evin önünde şirketin arabası ya da servisinin bulunduğu, her yıl yenilenen sağlık sigortası ile konforlu hastanelerden hizmet alabildiğin, ancak işe devamsızlık yapamayacağın, yüklü bir tazminat ya da girdiğin borç yükü nedeniyle işi bırakıp gidemeyeceğin, sağlığını kaybettiğinde ya da yeterli performansı gösteremediğinde, kısaca “işin bittiğinde”, yerine daha iyi ya da daha ucuz birisi bulunduğunda, kapı önüne koyulacağın bir dayatma.

Elbette koşulların daha ağır olduğu, sömürünün insanlık dışına çıktığı örnekler de var. Tıpkı üç kuruş asgari ücret ve sigorta primine karşılık, madenlerde, inşaatlarda, yollarda, ağır sanayi fabrikalarında, ölüm ile yaşam arasında ince bir çizgi üzerinde sürüp gidenler gibi.

Kısaca her kişi için bugünün mücadelesinin sathı, gündelik yaşamını sürdürdüğü, ayaklarını üzerine bastığı topraktır. Dayatılan antlaşma, kendi toprağında, yüzünü bile göremeyeceğin birilerine modern köle olmaktır. Saldırı, ülke olarak sahip olduğun silahlara değil, bizatihi yaşamınadır.

Haftaya “nasıl bir müdafaa?” üzerinde duracağız.

dadankadir@yahoo.com