Öncelikle yaşadığımız alanın ekolojik, sosyal ve kültürel özelliklerinin ve olanaklarının farkına varmamız, savunmamızı her bölgenin kendine göre değişen yapısına uygun bir biçimde inşa etmemiz gerekli.

Türkiye’nin değişen coğrafi ve iklim yapısı, çok kültürlülüğü, nüfus hareketliliğinin yönü ve içeriği, üretim ve tüketim biçiminin çeşitliliği, bu savunmanın, bölge, bölge, il, il, ilçe, ilçe, köy, köy, mahalle, mahalle değişkenlik göstermesine neden olacaktır. Bütün Türkiye için geçerli olacak uygulanabilir bir savunma stratejisi ya da taktiği üretmek bu nedenle imkânsızdır.

Her yerleşim kendi savunma anlayışını, kendi gerçekliğinin üzerine inşa etmek ve komşularıyla temasını geliştirerek bu savunmayı desteklemek durumundadır. Zaman kesitleri, savunmanın farklı yerleşimlerde, farklı düzeylerde olmasını resmedebilir. Bu bir zafiyet göstergesi değil, işin doğasından kaynaklanan bir durumdur.

Bu savunma, gelecekte zaferle sonuçlanacak bir saldırıyı aklının bir köşesinde barındırmayan bir nitelikte olmak durumundadır. Şiddeti ve çatışmayı reddederek, iktidarı ele geçirmeyi değil, iktidarın etkinlik alanını daraltmayı, yurttaşın özgürlük alanını genişletmeyi hedefleyen bir niteliktir bu.

Bu nitelik, savunmanın belirli bir dönem, amaç, kazanım için değil, sonsuza dek sürecek bir mücadele için kurulmasını gerektirir. Çünkü iktidarlar ve işgaller, insanlık var olduğu sürece, özgür yaşamın karşısında tehdit olarak var olmaya devam edecektir.

Diğer yandan, bu savunmayı inşa edecek tek bir merkezde toplanarak, savunmanın oradan yurt sathına yayılması da söz konusu değildir. Ne böyle fikri bir merkez vardır, ne de ona akacak kaynaklar. Dünya üzerinde var olan cepheler de çökmüştür ve dışarıdan gelecek bir kaynak ya da müdahale de söz konusu değildir, doğru da değildir.

Üstelik işgal ülkenin bir bölgesinde değil, tamamındadır ve devlet ile hemhal olmuş durumdadır. Bu anlamda mevcut durumuyla yasaması, yürütmesi, yargısı, ordusu ile birlikte devletin kendisi işgal aygıtına dönüşmüş durumdadır.  Bugün itibariyle yurttaşın karşısında devletin güçlenmesi, işgalin kalıcılığını artıran bir nitelik taşımaktadır.

Devlet ile işgalin birbirinden ayrılabilmesi için, demokratik güçlerin iradesini ortaya koyacağı yeni bir kuruluş gerekmektedir. Siyasi olarak bunun karşılığı kurucu meclistir. Bu meclis, siyasi parti ve liderlerin iradesi ile değil, iki turlu bir seçimle milletin gerçek iradesi ile oluşturulabilir. Bugün kurucu meclis seçimi yapılsa, bu savunmayı temsil edecek bir nitelik taşımayacağı açıktır. Ancak güçler ayrılığının birinci adımı olacağı için, işgalin etkinliğini geriletecek bir zemin sağlayacağı kesindir.

Ek olarak işgal, 12 Eylül’den bu yana karşısında bir savunma merkezi inşa edilmesine de fırsat vermemekte, yükselen örgütlülüklerin adeta tepesine vurmaktadır. Gezi direnişi de göstermiştir ki, tek bir merkezden, ya da birlikte hareket eden birkaç merkezden yönlendirilmeyen hareketler, işgalin yanıt üretemediği niteliktedir. Merkezlerin devreye girmesiyle, hem işgal hem de hareket ezberine dönerek, direniş sönümlenmiştir.

Tüm bu nedenlerle merkezsizlik, bu savunma anlayışının temelini oluşturmak durumundadır.