Yıl 1977, Bursa Davutkadı’da bir ilkokul. O okulda 10 yaşında bir kız öğrenci ve çok sevdiği, saygı duyduğu öğretmeni. Üstelik dindar, mülayim görünüşlü bir öğretmen. İşçi, emekçi bir baba ve yine işçi, emekçi bir anne.

Bir gün beklenmedik bir olay gerçekleşiyor. Bir cinsel taciz. Maksadını aşan, işe dudakları katan bir öpüş. Hem de şimdiye kadar doğruyu iyiyi öğreten öğretmeninden. Beraberinde “sus, kimseler duymasın” tehdidi. Yıkılan bir ruh alemi, ne yapacağını, kime ne diyeceğini bilememe.

Sığınılan ana kucağı. Derdin ikiye katlanışı. Baba’ya söylesek mi? Geçen sefer yoldaki kimliği bilinmeyen tacizciyi tahraları bileyerek beklemişti sokak başında. Bu kez yeri belli, ismi belli. Ya saldırırsa üstüne, sağ koymaz alimallah. O hapislerde çürür, biz anne ve iki çocuk ortalıkta kalırız.

Ne yapmalı, ne etmeli? Mahalle dostu ile kısa bir değerlendirme ve okul müdürüne çıkış. Dert oldu üç. Müdür diyor ki, “ispat edemeyiz, öğretmen dindar ve mülayim. Ama sınıfını değiştirelim. Böylelikle öğretmen de, olayı fark ettiğimizi anlar”.

Olay kapatılır ve herkes yaşamına kaldığı yerden devam eder. Ya da büyükler öyle sanır.  Oysa küçük kız çocuğu okulunu bitirene kadar her okul günü eski öğretmenini gördüğünde travma tekrarlanır. Giderek gönlünde kapanmaz bir yara olur. 40 yıl geçse üstünden hala tazedir.

Sen de anlat dediler. Güler anlattı, ben de yazdım.