Marx’a göre, parlamenter cumhuriyet, burjuvazinin egemenliğinin en mükemmel biçimidir. Ancak bu siyasal yönetim biçiminin otokratik rejim biçimlerinin tohumlarını içinde barındırdığının da altını çizer.   Kapitalist devlet tipinde egemen sınıflar arasındaki iktidar mücadelesi parlamenter demokrasi içinde çözülemeyecek kadar derinleştiğinde egemen sınıflar, faşizm, askeri diktatörlük ve Bonapartizm gibi olağanüstü veya “kural dışı” burjuva devlet biçimlerini “çözüm” olarak görürler.

Askeri diktatörlük “çözümü” egemen sınıflarca geçmişte defalarca Türkiye toplumuna dayatılmıştır. İktidar blokunun sınıf ve sınıf fraksiyonları arasındaki o dönemlerdeki güç dengeleri, ordunun bu güç dengeleri içindeki konumu, uluslar arası konjonktür, sınıf mücadelesinin düzeyi gibi etkenler, “27 Mayıs”la başlayan, “12 Eylül”le sürüp, en son 2001-2004 yılları arasında tekrar gözde olan darbe “çözümünü”, “kural dışı” “çözümler” arasında ön sıraya çıkarmıştı. Egemen sınıfların bu “çözümlerinin” toplumsal belleğimizdeki acı izleri hala sızlıyor.

“12 Eylül 1980”den kısa bir süre önce 24 Ocak 1980’de alınan ve ekonomiyi kökten değiştiren kararlar, askeri diktatörlük gözetiminde, Özal’ın kılavuzluğunda acımasızca uygulandı. Türkiye kapitalizminde yapısal değişiklikler yaparak küresel kapitalizmle hızla bütünleşmeyi amaçlayan “24 Ocak Kararları”, 2001 yılında derinleşen ekonomik kriz nedeniyle, Ecevit hükümeti’nin Türkiye’ye davet ettiği Kemal Derviş tarafından güncellendi. Egemenlerin sınıf “çözümlerini” dayatan “Derviş Kararları”, “24 Ocak Kararları” kadar olmasa da halkta önemli bir hoşnutsuzluk yarattı. “24 Ocak Kararları” askerin gözetiminde uygulanmıştı,2001’de asker yine çabaladı ama burjuvaziye istediği “çözümü” sunamadı. Söz konusu olan yalnızca ekonomik kriz değildi. Burjuvazi şiddetli bir hegemonya krizi yaşıyordu ve egemen ideolojinin krizi derinleşmişti. Bunun en önemli göstergesi, parlamentodaki partilerin, özellikle koalisyon ortakları (DSP, ANAP, MHP) siyasi temsil niteliklerini kaybetmeleri ve ilk seçimde parlamento dışında kalmalarıdır. 2002 Kasım ayında yapılan erken genel seçimlerde yalnızca iki parti, AKP ve CHP parlamentoya girebildi. Türkiyeli sosyalistler, bugün Syriza’nın zaferine bakıp, yönetenlerin yönetemediği o kriz döneminde nasıl olup da kendi krizlerine gömülüp kaldıklarına hayıflanıyorlar. AKP yöneticileri ise kurtarıcı edasıyla, “AKP olmasaydı, 2001 krizi Türkiye’de de Syriza gibi bir partinin iktidara gelmesine yol açardı” diyorlar.

Burjuvazinin yaşadığı hegemonya krizi, halkın hoşnutsuzluğunu avutan burjuva partilerine halkın sırtını dönmesiyle sınırlı değildi. İktidar blokunda yer alan diğer burjuva fraksiyonlarının büyük burjuvazinin ordu destekli hegemonyasına başkaldırmaları da söz konusuydu. Küresel sermayeyle bütünleşen kapitalist devlet, küresel piyasaya açılmış, gittikçe zenginleşip güçlenen yeni bir burjuva fraksiyonuna iktidar blokunda yer açmak zorundaydı. Bu yer açma-kapma mücadelesini, MÜSİAD, TUSKON gibi sermaye örgütleriyle TÜSİAD arasında artan siyasi, ideolojik gerilim ortaya koyuyordu. “İstanbul sermayesi”nin yani tekelci büyük burjuvazinin “tatlı hayatı” bitmişti. Ülkeden kovulan gayrimüslimlerin mallarını yağmalayan, devletin halktan gasp edip verdikleriyle semirtilen Cumhuriyetin gözde burjuvaları, dedelerinin katıldığı birinci paylaşım savaşından daha hoyrat bir paylaşım savaşına tanık oluyorlar ve bu savaşta, iktidar blokunun tartışmasız tek egemeni değiller. Devlet, “şimdi sıra bizde!” diyen “türedilere” de en az onlar kadar kulak veriyor. Bu nedenle Erdoğan, Başbakan olarak katıldığı TÜSİAD toplantısında,büyük burjuvaların gözlerinin içine bakarak şunları söyleyebiliyor:“birileri… ucuz kamu kredileriyle, kamu kaynakları ve teşvikleriyle ‘sadece biz kazanalım’ dediler. O kadar ki Anadolu’da palazlanan yatırımlardan dahi rahatsızlık duydular. Bunların önünü kesmeye çalıştılar. … Bugün İstanbul sermayesi kazanırken Anadolu’nun kaybettiği değil, herkesin kazandığı bir ülke var.”

Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da TÜSİAD’la aşk-nefret ilişkisi sürüyor. İlişkilerinin böylesine dalgalı olmasının nedeni, İktidar bloku içindeki mücadelede, “askeri vesayetin” tasfiyesi sonrası, hegemonyasını iyice kaybeden tekelci büyük burjuvazinin, Erdoğan’ın hakemliğini kabullenmekte zorlanması. Erdoğan, iktidarının burjuvaziyi, 2002’de Syriza gibi bir “felaketten” kurtardığını söylerken, gerçekte askeri diktatörlüğün geleneksel işini kendisinin yaptığını ilan ediyor. Kemalist ideolojinin aldığı onulmaz darbeler sonucu egemen ideolojinin girdiği bunalımı, AKP’nin “ muhafazakar demokrat” maskeli İslami korporatist ideolojisiyle şimdilik “çözdüğünü” de kabul etmek gerek, ama yalnızca şimdilik.