Devleti, çatışmalı iktidar ilişkilerinin yoğunlaştığı yer (aygıtlar, kurumlar vb.) olarak tanımlarsak, bu ilişkilerdeki güçler dengesi değiştiğinde iktidarın yerinin veya ağırlık merkezinin de değişeceğini söyleyebiliriz. Örneğin, 2000’li yılların başına kadar, asker-sivil “büyük bürokrasi” ile tekelci büyük burjuvazi ittifakı, devlet iktidarının ağırlık merkezini oluşturuyordu. Devlet içi bu güç dağılımı nedeniyle, tekelci büyük sermayenin örgütü TÜSİAD düne kadar, “hükümetler düşürüp hükümetler kuran dernek” unvanına sahipti. Ordunun başını çektiği “büyük bürokrasi” ise 2000’lerin başına kadar, parlamentodan çıkan her iktidarın değişmez büyük ortağı idi, her hükümet onunla koalisyona mahkûmdu. Tekelci büyük burjuvazinin, devlet iktidarının bu değişmez büyük ortağı “Büyük bürokrasi” ile ittifakı, TÜSİAD’ı “hükümetler düşürüp hükümetler kuran dernek” yapan temel unsurdu. İktidar blokundaki bu güç dağılımı ve onun “millet iradesi”ne müdahaleleri, Türkiye’de Batı’dakiler gibi bir burjuva parlamenter sistemin gelişimine izin vermedi. Müdahaleler, “balans ayarları”, “kırmızı çizgiler”, “muhtıralar”, modern, post modern darbelerle malul bu rejime “vesayet rejimi” adı verildi. Bunun nedeni, devlet iktidarının merkezinin, hep parlamento dışındaki devlet aygıtları ve kollarında (ordu, MİT, yüksek yargı gibi) yoğunlaşmış olmasıydı.

Tekelci büyük burjuvazi, 1990’lı yılların sonunda önemli bir yol ayrımına gelmişti. “24 Ocak Kararları” ile dışa açılma kararı veren Türkiye kapitalizmi, ya küresel kapitalizmle bütünleşecek ya da banka hortumlamalarıyla doruğa çıkmış yolsuzluk ve rüşvet batağına gömülüp tekrar içine kapanacaktı. Çankaya’da 19 Şubat 2001 günü toplanan MGK’da, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, koalisyon hükümetinin (DSP, MHP, ANAP) yolsuzluklarla yeterince mücadele etmediğini ileri sürerek, Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlattı. Ecevit’in “devlet krizi” olarak tanımladığı bu olay, zaten uzun süredir beklenen ekonomik krizi tetikledi. 2001 krizi ve onu aşmak için alınan “Derviş Kararları”nın halka maliyeti çok yüksekti: 1.5 milyon kişi işini kaybetti, TL’nin alım gücü üçte bir oranında azaldı, enflasyon %70’e çıktı, kişi başına yıllık gelir 1083 dolar azaldı, ekonomi %8.5 küçüldü…

“Derviş Kararları” ile büyük burjuvazi, iktidar blokundaki diğer burjuva fraksiyonları (iç pazara üreten orta sermaye, büyük toprak sahipleri vb.) ve halka karşı zafer kazandı. Ancak halkın hoşnutsuzluğu büyüktü. Koalisyon hükümetini oluşturan üç parti de 2002 Kasım’ında yapılan ilk genel seçimde parlamento dışında kaldı. Parlamentoya giren iki partiden biri yeni kurulmuş AKP, diğeri ise 1999 seçimlerinde barajı aşamayarak parlamento dışında kalmış CHP idi. Biri “yeni” olduğu için diğeri 2001 krizinde parlamento dışında bulunduğu için halkın öfkesinden kurtulabilmişti. Parlamentoya 363 milletvekili sokarak tek başına iktidar olan AKP ile, iktidar blokunun egemenleri (büyük burjuvazi- “büyük bürokrasi”ittifakı) nin çatışmaya girmemesi olanaksızdı. Ordu ve yüksek yargı yani “Büyük bürokrasi”, büyük burjuvazinin bir kısmıyla ittifak içinde, AKP ile iktidar mücadelesine girişti. AKP’ye açılan kapatma davaları, “367 krizi”, Cumhurbaşkanı Gül’ün resepsiyon krizleri, “Ergenekon davaları” hep bu mücadelenin ürünleriydi.

Büyük burjuvazi, modern, ultra modern, postmodern nasıl olursa olsun, bir darbe seçeneğini göz ardı etmese de, iktidar bloku içinde derinleşen hegemonya krizini, “kâğıttan kaplan” durumuna düşmüş ordu veya halkın sırtını döndüğü köhne partilerle çözemeyeceğini anlamıştı. Büyük burjuvazinin bu durumunu, partisel temsil bunalımı olarak niteleyebiliriz. Halen büyük burjuvazinin temsil bunalımını çözebilecek yalnızca AKP var. Diğer yandan AKP’nin de büyük burjuvazinin desteği olmadan “hedeflerine” ulaşması olanaksız. Fakat AKP’nin iktidar blokunda etkin bir güç olarak kalabilmesi için, taleplerini dikkate alması gereken farklı iki unsur daha var: “İstanbul sermayesi” ile çatışan “Anadolu Kaplanları” ya da orta sermaye ve parti tabanını oluşturan küçük burjuvazi ağırlıklı “yüzde elli”. Askeri diktatörlüklerden farklı olarak AKP’nin varoluşu bu üç sınıf veya sınıf fraksiyonu arasında gözeteceği dengeye bağlı. Bu nedenle, büyük burjuvaziye, geçmişin askeri diktatörlükleri gibi sınırsız hizmet vermesi olanaksız. Hizmet sınırlarını çizmek için ise, Cumhur’a baş değil, bir “Başkan Baba” veya “Bonapart” lazım.