Toplumsal gerçekliği, belirli ideolojiler içinde kavrar ve o kavrayışımıza göre yaşarız. Marx, bu nedenle,  ideoloji için, “bilmiyorlar ama yapıyorlar” demiştir. Kısaca ideoloji kavramı, yalnızca toplumsal gerçekliğe değin az veya çok çarpıtılmış bir düşünsel kavrayışı değil, aynı zamanda o kavrayış doğrultusunda yapılanları da kapsar. Örneğin bir işçi, sınıfsal gerçekliğini küçük burjuva ideolojisi içinde anlamlandırıp öyle yaşayabilir.

Sınıfsal tahakkümün sürdürülebilmesi, egemen sınıf ideolojisinin, halkı, kurulu düzeni benimsemeye ve ona uygun yaşamaya ikna edebilmesiyle mümkündür. Egemen ideoloji, ezilen sınıfların ezilmelerine rağmen kurulu düzen içinde kalmalarını sağlar. Toplumda egemen sınıf ideolojisi dışında farklı ideolojiler de vardır ancak egemen ideolojinin egemenliği, onları “ehlileştirebilme” veya düzene uydurma gücüyle sınanır.

Türkiye’de yakın zamana kadar resmi/egemen ideoloji olan Kemalist korporatizm, toplumun geniş kesimlerinin özdeşim kurup benimsediği bir ideoloji olmayı başaramadı. Bu nedenle ülkemizde devletin ideolojik aygıtlarından çok, baskı aygıtları, halkı düzen içinde tutmak için kullanıldı. Kemalizm, daha çok büyük bürokrasi’nin ideolojisi olsa da, onun eliyle besleyip büyüttüğü burjuvazi, bu ideolojinin şemsiyesi altında sınıfsal sömürüsünü sürdürebildi.

Özal dönemiyle “ithal ikamesine dayalı” ekonomiden “ihracata dayalı” ekonomiye geçen Türkiye kapitalizmi, iktidar blokunun ceberut ortağı büyük bürokrasi ile, özellikle de militarist, ulus-devletçi, ırkçı, laikçi… ideolojisiyle sorunlar yaşamaya başladı. Büyük burjuvazi, başta ordu olmak üzere büyük bürokrasinin, küresel iktidarın talepleriyle uyuşmayan blok içi aşırı gücünden hoşnutsuzdu. Ancak büyük burjuvazi, iktidar blokundaki diğer burjuva fraksiyonları ve özellikle büyük bürokrasi üzerinde hegemonya kurmasını sağlayacak özerk bir siyasal güce hiç sahip olamadı. Ayrıca başta siyasal İslam olmak üzere gittikçe güçlenen diğer alt ideolojileri ehlileştirebilecek güçlü bir sınıfsal ideolojisi (örneğin liberalizm) de hiç olmadı. Türkiye burjuvazisi, burjuva demokrasisini, parlamentarizmi, burjuva özgürlükleri, burjuva kurumları hiç sahiplenip savunmadı, hatta iktidar ortağı büyük bürokrasi ile birlikte, her fırsatta onları acımasızca tahrip etti.

Büyük burjuvazinin, ideolojik egemenlikle değil, devlet gücüyle halkı zapturapt altına alma kolaycılığının öteki yüzüyle yüzleşmesi, 2002 genel seçiminde  parlamentoda %66’lık temsil gücü kazanan AKP ile siyaset meydanında baş başa kalmasıyla oldu.   

Büyük burjuvazi, parlamento dahil düzgün işleyen hiçbir burjuva kurumun olmadığı, bürokrasinin güdümündeki bir zorba rejimle sınıf çıkarlarını koruyup sürdüremeyeceğini, yani artık “denizin bittiğini” 2002’den önce de anlamıştı. Örneğin, TÜSİAD eski başkanlarından Cem Boyner’in liderliğini yaptığı Yeni Demokrasi Partisi 1994 yılında kurulmuş ve TÜSİAD üyelerinden önemli destek almıştı. Açık toplum, çoğulculuk, özgürlük, insan hakları, serbest piyasa gibi liberal değerleri ilke edinen, demokrasi, insan hakları ve Kürt sorunu gibi konularda resmi ideolojiyle ters düşen parti, halk desteği bulamadı ve kapandı. Sakıp Sabancı’nın 1995 yılında hazırlattığı Kürt raporu ve rapordaki “siyasal çözüm” vurgusu büyük bürokrasinin hiç hoşuna gitmemişti. Kardeşi Özdemir Sabancı’nın rapordan bir yıl sonra Sabancı Center’ın 25. Katında öldürülmesi, kadim müttefiki büyük bürokrasiden büyük burjuvaziye “çizmeyi aşma” uyarısıydı. TÜSİAD, 1997 yılında Prof. Bülent Tanör’e “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı bir Rapor hazırlattı. “Bizim demokrasi arayışıyla işimiz yok, bizim işimiz para kazanmak” diyen üyeler ağır basınca rapor sahiplenilmedi.

Türkiye burjuvazisi, liberal düşünür Locke’ın 17.yy’da savunduğu liberalizmin temel değerlerini 21. yy’da bile savunmaktan aciz. Bu nedenle toplumsal gerçekliğe değin halka anlatabileceği hiçbir ikna edici öyküsü yok.  Burjuvazinin bu derin ideolojik krizi, AKP’nin olağanüstü rejim inşasını kolaylaştıran en önemli unsurlardan biri.