Kapitalist devlette, olağanüstü rejimlerin inşası için gerekli koşul, şiddetli bir siyasal bunalımın varlığıdır. Ancak bu gerekli koşul, inşa sürecinin başarıyla tamamlanması için yeterli değildir. Askeri diktatörlük, Bonapartist veya faşist rejimlerin kuruluşlarını tamamlayabilmeleri, sınıf savaşımında iki temel sınıfın yani burjuvazi ve işçi sınıfının karşılıklı güç dengeleriyle yakından ilişkilidir.

Türkiye’de 1970’lerin sonlarından başlayarak şiddetli bir siyasal bunalım yaşanmakta. Bu siyasal bunalım, devletin, askeri diktatörlük, vesayet rejimi ve siyasal yasaklar, seçim barajı, parti kapatma gibi “kural dışı” müdahalelerine, AKP’nin popülist politikalarına rağmen şiddetlenerek sürmekte. Bunalımın en önemli göstergelerinden biri, 2002 Kasım’ında yapılan genel seçimlerde, 90’lı yıllar boyunca çeşitli dönemlerde parlamentoda birinci parti olmuş veya hükümetler kurup ülkeyi yönetmiş köklü dört partinin (DYP, ANAP, DSP, MHP) seçim barajını geçemeyip parlamento dışında kalmalarıdır. Bu arada “devleti kuran parti” CHP’nin 1999’da yapılan bir önceki genel seçimde baraj altında kaldığı için zaten parlamento dışında olduğunu hatırlamak gerekir. Bunalımın, partisel temsil kopuşu dışında egemen ideolojinin derinleşen krizi ve küreselleşmenin yol açtığı iktidar bloku içindeki hegemonya krizi gibi çok önemli başka boyutları da var. Büyük burjuvazinin hegemonya krizinin yalnızca blok içi olmayıp, halkın taleplerini hegemonize edememesiyle de ilgili olduğunu ayrıca ideolojik krizin yalnızca egemen ideoloji için değil, uzunca bir süredir sol için de geçerli olduğunun altını çizmek gerekiyor.  

Küresel kapitalizmle bütünleşmek isteyen büyük burjuvazinin asker vesayetinde dayattığı iktisadi politikalar, yalnızca yoksullaşan halkın değil, burjuvazinin büyük burjuvazi dışındaki diğer fraksiyonlarının da öfke ve hoşnutsuzluğuna neden olmuştu. AKP, 2002 seçiminde burjuva partilerini “sandığa gömen” halka karşı, kimlik taleplerine ağırlık veren popülist bir hegemonya siyaseti izlerken, iktidar blokundaki güç ilişkilerini orta burjuvaziyi daha çok memnun edecek şekilde yeniden düzenlemeyi de ihmal etmedi.  Büyük burjuvazinin ise, 2002 sonrasının “tek Parti”si olan AKP içinde temsil edilmeye çabalamasına rağmen, partisel temsil ilişkisi 2002 öncesine göre büyük ölçüde bozulmuştu.

AKP, İstanbul ve Anadolu sermayelerinin ve onların sınıf çıkarlarıyla uzlaşmaz çıkarları olan halkın taleplerini dengelemeye, uzlaştırmaya çalışıyor. Bu zor görevi yapabilmesi için elindeki devlet gücünün, iktidar blokundaki sınıflara karşı “görece özerk” olduğunu göstermesi veya böyle bir izlenim vermesi önemli. Marx, bu durumu Fransız Bonapartizmi için şöyle tanımlar: “egemen sınıflar, iktisadi-toplumsal egemenliklerini koruyabilmek için siyasal egemenliklerini bir kurtarıcı-usta lehine feda ederler.” Bu nedenle Bonapartizm, “usta”nın başkanlığında, iktidar bloku içinde ve iktidar blokuyla halk arasında “uzlaşma” politikası yürütülen olağanüstü bir rejim olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede Erdoğan’ın “Türk Tipi Başkanlık” tanımının, “Türk Tipi Bonapartizm” olduğunu “bal gibi” söyleyebiliriz.

Erdoğan, büyük burjuvaziyi, kendi başkanlığı lehine siyasal egemenliğinden vaz geçmeye henüz ikna edemedi. Çünkü büyük burjuvazi, halen “Başkan” Erdoğan’ı, “iktisadi-toplumsal” egemenliği için bir tehlike olarak görüyor, onun hakemliğinde sınıf çıkarlarını hem iktidar bloku içinde hem de toplumsal anlamda koruyamayacağını düşünüyor. Büyük burjuvazinin siyasal temsil krizini, Gül, Babacan gibi ”makul” isimler üzerinden aşmaya veya “muhatabımız Erdoğan değil Davutoğlu’dur” diyerek AKP içinde temsil imkânı aramaya çalışması olağan. Arınç’ın son çıkışı bu arayışın parti içinde güçlenerek yankı bulacağını gösteriyor. Gül-Erdoğan, Babacan-Yiğit Bulut, Arınç-Gökçek çatışmasının gösterdiği gibi,  AKP içinde görece bir “makul-uygunsuz” ayrışması yaşanmakta. Bu ayrışmanın iki yanında iktidar blokunun hasım burjuva fraksiyonlarının toplaşmaması olanaksız. İktidar partisindeki bu çatlağı büyüterek “uygunsuzların” hayallerini çöpe atacak tek güç ise, “Türk Tipi Bonapartizm”e sokakta ve seçimlerde halkın vereceği tepki.