“Başkan Erdoğan”ın “Türk Tipi Bonapartizm”inde, Bonapart’ın üstleneceği temel görev, siyasal ve ideolojik krizdeki burjuva sınıfı ile, burjuva partilerine güveni sarsılmış ancak Marx’ın deyişiyle “henüz ülkeyi yönetme yeteneğini elde edememiş” emekçi sınıflar arasındaki mücadeleyi burjuvazi lehine yönetmek olacaktır. Bu görev için gerekli hukuki ve idari (MİT, TİB, HSYK, İç güvenlik vb.) düzenlemeler hemen hemen tamamlanmıştır. Türk Tipi Bonapartizm’den beklenen ikinci görev ise, büyük burjuvazi ile açgözlü “havuz” müteahhitleri ve MÜSİAD “kaplanları” gibi “türediler” arasında hakemlik yapmaktır. Kısaca iktidar bloku içindeki dengeleri yeniden düzenlemektir.

Büyük burjuvazi ve küresel ortakları, Erdoğan’ın “Başkan” olarak bu görevleri “gerektiği” gibi yapabileceğine ikna olmuş değiller. Erdoğan’ın Türkiye hayali, onların sınıfsal beklentileri, küresel çıkarlarıyla uyumlu değil, hatta toplumsal ekonomik varoluşlarını tehdit ediyor. Büyük burjuvazinin şimdiden “Başkanlık” taslayan Erdoğan’ı değil de, kendilerine çok daha kolay siyasal temsil imkânı verecek olan hükümeti, Davutoğlu’nu, Babacan’ı muhatap almak istemesi bundan. Zaten aynı temsil krizi nedeniyle, daha dün cemaatle “tespih” çekip “ananas” yemişlerdi. Ancak paralel hiçbir iktidar odağına tahammülü olmayan Erdoğan, tek “muhatabın” kendisi olmasında ısrarcı, bu nedenle “Türk Tipi Başkanlık” rejimi, onun olmazsa olmazı.

Türk Tipi Bonapartizm’in klasik Bonapartizmden önemli bir farkı, Erdoğan’ın aynı zamanda kitle tabanı güçlü bir partinin de başbuğu olması. “Başkan Erdoğan”, diğer partiler veya AKP içinde temsil olanağı bulan farklı sınıfsal kesimler arasında hakemlik yapmayı istemiyor. Onun istediği, yürütme, yasama ve yargı gücünü tekeline almış bir “Başkan Baba” ve iktidar partisinin başbuğu sıfatıyla, her kesimin tek muhatabı olmak. Tek parti iktidarıyla parlamentoyu, dolayısıyla yasamayı kontrolüne almış, devlet bürokrasisini partiye bağlamış, devletin ideolojik aygıtlarını (eğitim, din, medya) kendi ideolojisinin aracı kılmış, kendi keyfi hukukunu yaratmış, siyasi polisini kurmuş, hiçbir denge-denetim mekanizması olmayan bir parti-devletten söz ediyoruz. Bu durumun faşist devletten kabaca farkları, tekelci büyük burjuvazinin iktidar blokunda egemenliğinin henüz kurulmamış olması, büyük burjuvazi ile devletin yüksek bürokrasinin henüz özdeşleşmemiş olması, İktidar partisiyle büyük burjuvazi arasında henüz tam bir partizan bağın kurulmamış olması, sokaklarda faşist çetelerin hakimiyet kurmamış olması, parlamentonun ve seçim ilkesinin henüz lağvedilmemiş olmasıdır. Tüm bunların gerçekleşmeyeceğinin garantisi yok. Bonapartizmin faşizmle kolayca eklemlenebileceğini veya aralarında konjonktürel geçişlerin olabileceğini düşündüğümüzde, AKP’nin tek başına iktidar, Erdoğan’ın Başkan olduğu bir Türkiye’de, faşist devlet veya hibrit bir olağanüstü rejim olasılığının güçleneceği açıktır.   

 

Tekelci büyük burjuvazi, “Başkan Erdoğan” ve partisinin kendi sınıfsal çıkarlarını öncelikle savunacağını, kendisiyle geçmişte “büyük bürokrasi”nin yaptığı gibi sadık bir ittifak oluşturacağını öngörse, belki kaygısını bastırabilir. Ancak Erdoğan’ın iktidar bloku içindeki “türedi” burjuva fraksiyonlarına fazlasıyla yakın olması, küresel iktidarı rahatsız eden İslami ideolojisi, akıldışı 2023 hedefleri, “faiz sebep enflasyon sonuçtur” gibi iktisat ilkelerine aykırı çıkışları ve tedirgin edici kişilik özellikleri, büyük burjuvazinin kaygısını arttıran etkenler. Büyük burjuvazi, TÜSİAD’ın başına düşük profilli bir başkan geçirerek şimdilik bekleyip görmeyi tercih ediyor. AKP, Haziran seçimlerinde tek başına iktidar olabilecek ve anayasayı değiştirip Erdoğan’ı “Başkan” yapabilecek bir başarı kazanırsa, zaten bir kısmı Erdoğan’ın dümen suyuna girmiş büyük burjuvazinin, Türk Tipi Bonapartizm’e razı olması beklenen bir gelişmedir. Bunun anlamı, Başkan Erdoğan’ın iktidar blokundaki güç mücadelesinde herkesin muhatap aldığı bir hakem olarak kabul görmesidir. Bu rejimin, Türk Tipi bir faşizme doğru evrilmesi ise göz ardı edilemeyecek bir olasılıktır. Haziran seçimlerinden sonra, “Başkan Erdoğan”ın sözünden çıkmayan bir iktidar partisinin, “İç güvenlik” yasasını özenle hayata geçiren bir MİT ve polis teşkilatının (buna siyasi polis de diyebiliriz) ve Erdoğan’ın keyfi hukukunun egemen olduğu bir Türkiye’de, Bonapartizmin ötesi, yani “faşist devlet” makul şüphedir.