7 Haziran’da yapılacak genel seçimlere yaklaşık iki ay kaldı. Biz de bu haftadan başlayarak seçim öncesinde yürütülecek tartışmalara katkıda bulunmaya çalışalım.

Seçim gündeminin en önemli maddelerinden birisi “yeni anayasa”. İktidar partisi, cumhurbaşkanlığına taşıdığı siyasi liderinin taleplerini göz önüne alarak ve daha önceki yıllardaki vesayet rejiminin sonlandırılması savunularından farklı olarak, bu kez başkanlık sistemine geçiş için “yeni anayasa” talep ediyor. Barajı aşma hedefindeki HDP ise, Kürt sorununun demokratik çözümünün temel taşı olarak “yeni anayasa”nın peşinde. CHP ve kerhen MHP ise, her ne kadar ciddi değişikliklere tabi tutulsa da, son iç güvenlik yasasında olduğu gibi, yıllar içerisinde kendini yenileyecek adımlara olanak vererek henüz ruhunu kaybetmeyen 12 Eylül rejiminin ortadan kaldırılması için “yeni anayasa” istiyor.  

Bu farklı bakışlar, sona erecek yasama döneminde de vardı ve anayasa komisyonu belirli bir noktaya kadar ilerlese de, bir sonuca varılamadı ve cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, çalışmalar fiilen rafa kalktı.

Seçim sonrasında “yeni anayasa” konusunda oluşacak tablo, aritmetik olarak farklı olsa da siyasi olarak öncekisinden farklı olmayacak. HDP’nin barajı aşamaması durumunda, HDP’nin boşalttığı koltuklara oturan AKP’liler de HDP’den çok farklı bir siyasi tutum sergileyemeyecekler. Tıpkı MHP’li olmayıp AKP’li olan İç Anadolu milletvekillerinin MHP’den farklı tutum sergileyemedikleri gibi. Kıyılardan seçilenlerin de CHP’den. 

Artık herkesin yadsıyamayacağı gerçek, bölgesel farklılıkların siyasi olarak belirleyici özellikler taşıdığıdır. Siyasi ayrışma, il il, hatta ilçe ilçe farklı siyasi tercihleri beraberinde getirmektedir ve bu tercihler giderek de keskinleşmekte ve kemikleşmektedir.

Ülke siyasi literatüründeki “kale” tabiri, sürecin geçmişini ifade etmektedir ki, bu geçmiş aslında çok partili yaşamın başlangıcına kadar götürülebilir.

Daha derinlere bakıldığında ise, yüzlerce yıldır sancak ve uç beylikleri ile yönetilen, üretim ve değişim biçimleri coğrafi ve iklimsel özelliklere göre farklı farklı şekillenen, mülkiyetleri, ekonomik ilişkileri ve kültürleri de bu düzende gelişmiş olan halkın, demokrasiye geçilmesinden sonra da aynı alışkanlıkları sürdürdüğünü ve idari sorunlarını çözmek için çoğunlukla hukuku değil, kişileri ve kendi ilişkilerini devreye soktuğunu görmek gerekir.

Keza, Cumhuriyet rejimi de, Osmanlı geleneğinin devamı olarak, bu farklılıkların şekillendirdiği vilayet sistemini korumuş ve merkezi idarenin küçük bir kopyasını il ve ilçe düzeyinde oluşturarak atadığı memurlar ile günümüze kadar sürdüre gelmiştir.

Dolayısıyla demokratik bir anayasa için uzlaşılması gereken, bu il il, ilçe ilçe oluşan siyasi farklılıkların yönetime yansıyabileceği bir idari sistem oluşturmaktır. Seçilmiş yerel yönetimlere yetki devri, bu yeni idari sistemin olmazsa olmazlarından birisi ise de, asıl büyük tartışma bölgesel farklılıkları bir arada tutacak merkezi idarenin yapısı ve güçler ayrılığının nasıl sağlanacağındadır.

Böyle bakıldığında görülecek ki, cumhurbaşkanını halkın seçmesi ve onun 13 yıllık tek başına iktidarın ardından parlamenter sistemi devre dışına alma çabaları, hali hazırdaki idari sistemin zaaflarını daha da belirginleştiren bir süreç doğurmuştur.

Artık kabul etmek gerekir ki, mevcut idari sistemimiz çökmek üzeredir. Bu çöküşü, iktidarı elde etmek için yenilenecek bir meclis durduramaz.

“Yeni anayasa”, ancak yeni bir kurucu meclis ile mümkündür.  Bu yüzden siyasi farklılaşmayı parti yönetimlerinin kıskacından çıkartarak yansıtacak iki turlu dar bölge seçim sistemi ile oluşacak, sadece yasama işlevini üstlenecek ve nitelikli çoğunluk ile karar alacak yeni bir kurucu meclisten başka çıkış yolumuz yoktur.