Şüphe yok ki, uzun süreli tek başına AKP iktidarının güvencesini, sağlık hizmetleri alanında atılan adımlar oluşturmuştu. SSK’nın sağlık hizmetlerinden çekilmesi, aile hekimliği sisteminin uygulamaya sokulması, özel hastanelerin kamu sigorta kuruluşlarına geniş hizmetler verebilmesi gibi düzenlemeler, sağlık hizmetlerinde yaşanan tıkanıklıkların aşılmasını sağlamış, artan harcamalara rağmen elde edilen memnuniyet, özellikle belirli yaşın üzerindeki kişiler için sandıkta oya dönüşen bir nitelik kazanmıştı. Buna rağmen özellikle Recep Akdağ’ın görevi bırakmasının ardından, sağlık hizmetinin kamusal niteliğini gerileten, piyasanın dinamiklerinin hakim olduğu bir süreç izlemekteyiz. Sağlık hizmeti sunumunda yeni tıkanıklıkların oluşmaya başladığı aşikardır ve bunun da bir süre sonra sandığa yansıyacağını öngörebiliriz.

 Nedir bu tıkanıklıklar?

Birinci basamaktan başlayacak olursak, aile hekimleri arasında başlangıçta ön görülen rekabete dayanan nitelikli çalışma gerçekleşmemiş, rekabetçilik mekan ve personel düzenlemelerine dayanan aile merkezi sınıflandırmasının da etkisiyle büyük şehirlerde şekilcilik olarak ortaya çıkmıştır. Sevk zinciri sistemi ve sağlık göstergelerinin ücrete yansımadığı, hekime kayıtlı hasta sayısının üst limitinin 4000, ortalamasının ise 3500 olduğu bir ortamda daha fazlasını beklemek de mümkün değildir.

Dolayısıyla aile hekimliği hala büyük oranda reçete hekimliği olarak hizmet etmekte, sistemin gazını almakta, ancak sağlık sorunlarına etkin müdahale işlevine sahip olamamaktadır.

Sevk sisteminin olmadığı aile hekimliği uygulamasının bu halinden, aile hekimleri de, kamu hastanelerindeki uzman hekimler de, özel hastane işletmecileri de bir ölçüde memnundur. Aksi takdirde etkin bir aile hekimliği uygulamasıyla, performans sistemine dayalı ücretlendirmeye sahip kamu uzman hekimleri de, özel hastaneler de ciddi gelir kaybı ile karşı karşıya kalacaktır.

Hastalar ise, herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmadan uzman hekimin karşına çıkabilseler de, kamuda performans sisteminin, özelde ise piyasa yaklaşımının yol açtığı hekim tercihleri nedeniyle, aynı rahatsızlık için doktor doktor koşturmakta, elinde birçok laboratuar ve radyoloji inceleme sonucu ile şikâyetinin bile ne olduğunu unutmakta ve kararsızlık içinde evine dönmektedir.

Üniversiteler ise, kamu ve özel sektör hastanelerinde olduğu gibi, büyük ölçüde tıbbı teknoloji ve ilaç şirketlerinin, sigorta kuruluşu ile pazarlıklar sonucu belirlediği bir sağlık hizmeti üretebilmektedir. Tıp öğretisinin temel taşı olan “önce zarar verme” ve “hastalık değil, hasta tedavi edilir” ilkelerinin çöpe atıldığı bu düzende, öğretim üyesi poliklinikleri ile kapılar yoksullara kapatılırken, varsıllara da sonuna kadar açılmaktadır.

Hekime yönelik şiddetin en çok gözlenir olduğu acil sağlık hizmetleri ise, bütün bu sistemin çıbanlarının baş verdiği ve ara sıra patlayarak içindeki cerahati boşalttığı bir nitelik kazanmıştır. Sağlanan alt yapı ve işleyiş iyileştirmelerine karşın, sistemin özellikle hekimler açısından personel atık deposu olarak gördüğü aciller, çözülemeyen sağlık sorunları buzdağının görünen yüzü olmayı sürdürmektedir.

Sonuç olarak, aile hekimliği kayıtlı hasta sayısı ortalamasının düşürülmesi, esnek bir sevk zincirinin kurulması ve performans uygulamasının sonlandırılarak sağlık göstergelerine göre bir ücretlendirilmeye gidilmesi, sağlık hizmetlerindeki ilaç ve tıbbi teknoloji şirketlerine bağımlılığı azaltacak ve etkinliği artıracak kararlar olarak ortada durmaktadır.