AKP, 2002 seçimleri sonrasında başlattığı “Birinci Atılım Dönemi”nin ilk yarısında,  iktidar blokunda kendisine yer açtı ve bu yeri, özellikle “büyük bürokrasi” aleyhine genişletip güçlendirdi. Bu dönemin ikinci yarısında ise yani 2011’den günümüze,  elde ettiği gücü, burjuva parlamenter rejimin temel kurallarını çiğneyip yıkarak “kural dışı” bir devlet inşa etmek için kullanmakta. Başbakan’ın dün başlattığı “İkinci Atılım Dönemi” ise, “kuraldışı devlet”in (yani halka karşı açık savaş rejiminin) yerleşikleştirilmesine yönelik bir “atılım”ı hedefliyor. AKP, Haziran seçimlerinde umduğunu bulursa, Dimitrov’un deyişiyle bu seçimin, “…bir burjuva hükümetin ötekinin yerine basit geçişi değil, devlet biçiminin değişmesi”nin yolunu açacağı söylenebilir.

Kemalist laikçi, ulusalcı kesimlerin, AKP iktidarının “atılımlarını”, “irtica geliyor” veya “sivil diktatörlük”, “AKP Faşizmi” vb. şeklinde yorumlamaları ya da “yeni rejim”i Erdoğan’ın padişahlık takıntısıyla, kişilik sorunlarıyla açıklamaya çalışmaları, kullandıkları mücadele dili ve yöntemlerine de yansıyan önemli bir yanılgı.  AKP’nin inşa etmeye çalıştığı “kural dışı” devlet biçimini, yalnızca,  islami ideolojiyi benimsemiş küçük burjuvazinin baskıcı, otoriter diktatörlüğü olarak görmek bu yanılgının temel nedeni. Marx’ın, saf dışı olma eğilimini vurguladığı veya Lenin’in “geçiş sınıfı” olarak tanımladığı küçük burjuvazinin 2015 Türkiye’sinde iktidar blokunun egemeni olarak, burjuvaziye rağmen devlet iktidarına hükmetmesi olanaksız.
Marx’ın “devlet iktidarının havada duramayacağı” sözü sosyalistlerin devleti anlamalarında yol göstericidir. Bu anlamda, kapitalist devlet tipinin olağanüstü biçimlerinin, burjuvazi ve işçi sınıfının sınıf mücadelesindeki karşılıklı güç dengeleriyle doğrudan ilişkili olduğunu sosyalistler göz ardı edemez. Ancak bir çok sosyalistin söyleminde yeni rejim, iktidar hırsıyla yanıp tutuşan Erdoğan’ın liderliğinde halkı kandıran (en azından %50’sini) Sünni  İslamcı küçük burjuvaların devleti ele geçirmesinden ibaret.
Bir grup sosyalist ise, burjuva parlamenter sistem dahil her tür kapitalist devlet biçimini “faşist diktatörlük” olarak gördükleri için, kapitalist devletin kural dışı biçimleri ve bunların özgül sınıfsal dinamikleriyle ilgilenmiyor, yeni rejim onlar için zaten “yeni” değil, yalnızca faşist devletin makyaj tazelemesinden ibaret.
Oysa, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi ve  burjuvazi ve fraksiyonları arasındaki çelişkiler, devletin ve rejimin biçimi konusunda her zaman belirleyici bir öneme sahip. Örneğin, sosyalistlerin bir kural dışı rejimi “faşizm” olarak niteleyebilmeleri için, o rejimin ana karakteristiğinin zorbalık değil, tekelci büyük sermayenin hegemonyasının kurulduğu bir otokratik rejim olması gerekir. Bonapartist rejim ise, iktidar blokunda yaşanan hegemonya krizine hakemlik ederek yatıştıracak ve huzursuz halka karşı burjuvazinin iktidarlarını savunacak, bir  “usta”nın başında bulunduğu “görece özerk” bir kuraldışı devlet biçimine verilecek uygun isim.
Sınıf mücadelesinin özgül dengeleri ve iktidar blokundaki egemenlik ilişkilerinin özellikleri üzerinden yapılması gereken bu kavramsal nitelemeler, adlandırmalar çok önemli. Askeri diktatörlük, Bonapartizm veya faşizm, her biri farklı sınıf savaşımı dinamiklerine tekabül ederler. Kapitalist devletin bu kural dışı biçimlerine karşı verilecek mücadelelerin, kurulacak ittifakların niteliği ve bu rejimlerin halkın direnişine olan dayanıklılık düzeyleri de önemli farklılıklar gösterir. Mücadelelerinde bu “ayrıntıları” önemseyenler için, HDP’nin 7 Haziran’da barajı yıkması, Gezi Direnişi, Birleşik Haziran Hareketi’nin kuruluşu gibi, iktidar blokunun içini titretip, dengelerini halk lehine sarsacak önemli bir “karşı atılım”dır. “Ayrıntılara takılmayı” sevmeyenlere, bir kere daha “Şeytan ayrıntıda gizlidir” demek bir işe yarar mı?