Bu coğrafyada yaşayan ve hakları için mücadele etmek zorunda kalan insanların “merkez”lerle arası hoş değildir. Öyle ki, halkımız “merkez”lerle ile ilgili yaşadıklarını açıkça ifade edememiş, farklı yollarla dile getirmiştir. Bu yüzden argo literatürümüz “merkez” üzerine destanlar içerir. 

Sol siyasetin ana uğraşlarından birisi, peşine düşülecek bir siyasal merkez oluşturmaktır. Parti kurulur, MYK oluşur, yıllar geçer, ama bir türlü o siyasal merkez oluşmaz. Düşünülmez ki güçlü bir merkez, sol siyasetin özüne, eşitlik tezine aykırıdır.

Sonra merkez-çevre çekişmesinden bahsedilir. Çevre gelir merkezi bastırır. Sonra kendisi merkez olur, başka bir çevre gelişir, o gelir yeni merkezi bastırır. Daha sonra başka bir çevre gelişir. Sürüp gider.

Kısaca, siyasetinden belediyesine, şirketinden devletine, sivil toplumundan üniversitesine, esnafından din kurumlarına ömrümüz merkez inşa etmekle geçer ama o bir türlü tamamlanmaz o kerameti kendinden menkul merkezler.

Oysa doğal olan ve doğal olanın üzerine kurulan yaşam merkezsizdir.

Artık yaşadığımız evrene bile, “bilinen evren” diyoruz. Yani bilebildiğimiz bir bölümü tanımlıyoruz.

Tam olarak bilemediğimiz bir şeyin merkezinde olduğumuzu ileri sürmenin ya da merkezini oluşturmaya çalışmanın ve bütün olanakları muğlak bir odağa yönlendirmenin anlamsızlığını yaşıyoruz.  

Gerçekte kim bu merkezi ya da merkezleri istiyor sorgulamak gerekir. İnsanları, konutlarını, üretim araçlarını, gerekli malzemeleri bir araya toplamak, yoğunlaştırmak, kime ne sağlıyor?

Gerekçeye bakarsanız bunu insanlığın geleceği adına yaptıklarını iddia ederler. Daha konforlu yaşam biçimleri, daha çok para, daha çok tüketim kapasitesi, daha hızlı hareket vaatleriyle sizi bu merkeze çağırırlar.  

Sonuca bakarsanız, çağrıyı yapanların güç sahibi ve belirleyici olmasını görürsünüz. Tüm bunları elde edebilmek için tarifi mümkün olmayan tek taraflı bir bağımlılık gelişir. Emeğinizi güç sahibi olmak isteyen işverenin emrine sunarken, tüketiminizi de pazarı elinde tutmak isteyenin emrine verirsiniz.

Merkez yükseldikçe, güç büyür ve daha acımasız hale gelir. Daha uzaklardan kendisine köle çeker ve etrafına hükmetmeye, onun olanaklarına el koymaya başlar. Bunun için zor aygıtları üretir. Dolayısıyla zaman içinde komşularını ya yok eder, ya da bağımlı kılar.

Doğa ise başta komşularla ama genelde tüm canlılarla barışık olmayı, onlara saygı duymayı onlarla değişim ve işbirliği içinde olmayı gerektirir. Çünkü tüm canlılık birbirinden beslenir. Güneşi, toprağı, suyu, havayı paylaşmayı öğretir. Bir yaşam alanı belirlemeyi ve o alanı savunmayı, zor koşullarında bir araya gelmeyi ve yan yana durmayı gerektirir.

Doğa için özgürlük budur ve her canlı için doğumla başlayan ölümle sonuçlanan ama bir ömür boyu süren mücadele…

Bizim gelecek nesillere bırakacağımız gerçek miras da budur; özgürlük için merkezlerle mücadele…