Bu yazıyı seçimlerin yapıldığı 7 Haziran günü sandıkta HDP'ye oyumu kullandıktan sonra kaleme alıyorum. Dolayısıyla seçim sonuçları açıklanmadığından, seçimlerin kilit noktası olan HDP'nin barajı aşıp aşmadığı henüz belli değil.

HDP'nin barajı aşması öylesine bir kilit nokta haline geldi ki, 12 Eylül darbesiyle Kürtlerin ve elbette sosyalistlerin siyasi sistem dışında kalması için seçim yasasına konulan anti-demokratik yüzde 10 seçim barajının HDP tarafından aşılması, yalnızca Kürtlerin parlamentoda güçlü temsilini değil 13 yıllık AKP iktidarının sona yaklaştığının sinyallerini vermeye başladı.

Muktedirlerin siyasi temsilcileri ANAP'ından, DYP'sine, SHP'sinden CHP'sine, DSP'sinden MHP'sine, RP'sinden AKP'sine bugüne gelen 35 yıllık süre içerisinde bu partiler zaman zaman iktidar oldukları halde yüzde 10 seçim barajını kaldırmadılar, kaldırmak için de hiçbir ciddi teşebbüste bulunmadılar.

Muktedir sınıfların kendi aralarındaki çıkar çekişmelerinde siyasi temsili üstlenen bu partiler birbirlerine karşı kılıç çekerken, Kürde ve sosyaliste karşı kenetleniverdiler. Bu sistem partilerini ortaklaştıran program, Kürdü, sosyalisti tehdit sıralamasında ilk sıralarda tutan Milli Güvenlik Siyaset Belgesidir. Bu program cumhuriyet paradigmasının iki ilkesi üzerine kuruludur. Birincisi bu topraklarda yaşayan farklı kimlikleri Sünnileştirme-Türkleştirme doğrultusunda asimile etmektir. İkincisi de kapitalist sömürü düzenini korumaktır.

Bu böyledir, kurt nasıl kuzu postuna bürünüp tuzak kurarsa, sistem partileri de Kürde, sosyalistlere karşı kurdun postu rolünü oynarlar. Bu seçim sürecinde de kurt AKP postunu giyerek HDP'ye saldırı görevini üstlendi.

Erdoğan HDP'yi Zerdüştlükle, dinsizlikle karalama yolunu seçerken, Davutoğlu HDP'ye verilen her oyun PKK'ye verilmiş olacağını ifade ederek, HDP'yi itibarsızlaştırmaya çabaladı. AKP'nin kullandığı bu zehirli dilin sonucunun HDP seçim bürolarına yapılan saldırılar, Erzurum mitingine paramiliter çetelerin saldırı girişimi, Adana ve Mersin'de HDP binalarının bombalanması, Bingöl'de seçim minibüsünde katledilen HDP üyesi ve en sonunda da 1977 1 Mayıs'ını hatırlatan, Diyarbakır mitinginde patlatılan bombalarla hayatını kaybeden 3 insan ve ellerini, bacaklarını kaybeden yaralılar olduğunu herkes izledi.

Bütün bu dehşet verici süreci Erdoğan'ın “Bölücü örgüt ve onun güdümündeki siyasi parti sözünü tutmadı. Silahla demokrasinin bir arada yaşadığı nerede görülmüş” sözleriyle okuduğumuzda en önce bu seçim kampanyası süresi boyunca HDP'yi hedefleyen bombaların, kurşunların demokrasiyle alakasının sorgulanması gerekmez mi?

Doğrudur, şekli olarak demokrasi silahla bir arada olmaz. Ancak 30 yıldır süren savaşın binlerce Türk-Kürt gencinin hayatını kaybetmesine ve Kürt halkının temel talepleri için siyasi mücadele imkânının önünü tıkayıp, onların dağa çıkmasına sebep olan da muktedirlerin siyaset sınıfının ta kendisi değil midir?

Kürt halkının temel talepleri için siyasi mücadele imkânının önünün nasıl tıkandığını da bir kez daha hatırlamakta yarar olduğunu düşünürüm. Yakın tarih boyunca 7 sosyalist parti ve 6 Kürt siyasi hareketinin partisi bölücülük suçuyla anayasa mahkemesi tarafından kapatıldı.

Liste şöyle:

Türkiye İşçi Partisi 1971

Türkiye Emekçi Partisi 1980

Türkiye Birleşik Komünist Partisi 1991

Sosyalist Parti 1992

Halkın Emek Partisi 1993

Özgürlük ve Demokrasi Partisi 1993

Sosyalist Türkiye Partisi 1993

Demokrasi Partisi 1994

Sosyalist Birlik Partisi 1995

Demokrasi ve Değişim Partisi 1996

Emek Partisi 1996

Demokratik Kitle Partisi 1999

Halkın Demokrasi Partisi 2003

Bu tablo Kürt halkının taleplerini programına alıp yasal siyasi mücadele sürdürmek isteyen partilerin akıbetini ortaya seriyor. Toplumsal taleplerin yasal mücadele imkânı reddedildiğinde nasıl sonuç vereceği de aşikârdır kuşkusuz.

Evet, dağdan insinler, onlar da yıllardır bu talebi dile getiriyorlar. Bunun gerçekleşmesinin, dün yasal siyaset yolunun kapatılarak yapılanın, bugün de bir başka biçimde tekrarlayıp, yasal mücadele veren HDP'ye karşı kışkırtıcılık yaparak, şiddet uygulayarak önünü kesmeye kalkarak mümkün olmadığı ortadadır.

7 Haziran seçim kampanyası sürecinin hafızalara kazınan temel özelliği, olağan şüpheli güç odağı tarafından HDP'ye karşı zincirleme olarak gerçekleştirilen provokasyonlar olacaktır. Herhalde alçaklık sıralamasının en başlarında, ilk provokasyon hamlesi olan, Ağrı-Diyadin'de 15 askeri gerillanın önüne sürüp öldürülmelerine yol açma teşebbüsüydü. Kürt halkı bunu gördü, ölümü pahasına askerleri kurtararak provokasyonu engelledi.

Sandıkların açılıp sonuçları beklerken, elbette HDP'nin anti-demokratik seçim barajını aşmasının çok önemli siyasi sonuçlar doğuracağını, ezilenler için kazanılan bir mevzi olacağını biliyoruz. Fakat bu seçimlerde Kürt halkı verdiği siyasi mücadeleyle seçim barajını aşarak yasal meşruiyet kazanmaktan daha da yakıcı öneme sahip olan toplumsal meşruiyet eşiğini aşmış bulunuyor.