Sene 1970 sıcak bir yaz günü, takvimler 16 Haziran'ı gösteriyor. İstanbul'un o zamanlar sayfiye semti olan Küçükyalı'da yaşıyorum. Küçükyalı hem yazlıkçıların hem de emeklilerin yaşadığı bir semt olma özelliğini taşıyor. 1968 gençlik hareketleri ve Dev-Genç'in yarattığı çekim gücü henüz 16 yaşındayken çoğu genç gibi beni de etkiliyor. Akşam gazetesi okuyor, Çetin Altan'ı, İlhami Soysal'ı takip ediyor sosyalizmi hızla benimsiyorum.

İşte bu sıcak yaz günü 16 Haziran'da birdenbire Küçükyalı'da Bağdat caddesi ansızın boşalıyor. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Yanımdakiler aralarında konuşmaya başlıyorlar. Binlerce işçinin Kartal'daki, Gebze'deki fabrikalardan çıkıp yürüyüşe geçtiğini buraya gelmek üzere olduğunu söylüyorlar. Muktedirlerin yıllardır işçi sınıfını bir tehdit unsuru göstererek yaptığı propaganda tesirini gösteriyor.  Cadde boşalmaya başlıyor, artık hiçbir araç yok yolun üstünde, bazı dükkanlar kepenklerini kapatıyor.

Ben onları beklemeye başlıyorum. Benim için onlar Süleyman Demirel'in Adalet Partisi iktidarına başkaldıran işçiler. Gerçekten biraz sonra bir kalabalığın silüeti belirmeye başlıyor. Hepsi mavi tulumlu işçiler sloganlarla yürüyorlar. Ben de hemen aralarına katılıyor,yürüyüş kervanına dahil oluyorum.

Mavi tulumlu işçilerin arasındayım, etrafıma bakıyorum bir tanıdık görebilecek miyim diye. İşte o sırada lisede aynı sınıfta olduğum sarı saçlı kısa boylu mavi tulumla yürüyen sınıf arkadaşımı görüyorum. Onunla aramız siyasi bakımdan pek yi değil, sağcı AP'li olarak biliniyor. Senin ne işin var burada diye soruyorum. O da cevap olarak senin ne işin var burada diyor. Öyle anlaşılıyor ki ben siyasi bir bilince tırmanırken işçi sınıfının arasına dahil oluyorum, o ise bir işçi olarak sınıf refleksiyle hareket ediyor. Böylelikle, ikimizi binlerce işçinin yürüyüşü birleştirmiş oluyor.

Yürüyüş kolu Bostancı'dan Yeni Bağdat caddesine iniyor. Bostancı'da plajlarda denize girenlerin yanından geçiyor. Yaz sıcağından susuzluk bastırırken bazı dükkanlardan işçilere su veriliyor. Muktedirlerin işçileri bir korku unsuru olarak yaydığı zehirli propagandanın yalan olduğu, yürüyüş boyunca ne bir dükkana, ne bir kimseye zarar gelmemesiyle su yüzüne çıkıyor.

Kadıköy'e yaklaşırken askerler önümüzü kesiyor. O sırada işçilerin bazıları hani Dev-Gençliler nerede diye bağırmaya, serzenişte bulunmaya başlıyorlar. Doğrusu o anlarda bir huzursuzlanıyorum, evet Dev-Genç neredeydi? Bu düşüncelerle boğuşurken, 3-4 Dev-Genç'li bir anda ortaya çıkıyorlar. Dev-Genç'liler asker barikatına karşı 'İşçi ordu elele milli cephede' diye slogan atarak işçileri hareketlendirmeye başlıyorlar.  Daha sonra Atilla Özsever olduğunu öğreneceğim ve tanışacağım askerlerin komutanı barikatı kaldırıyor ve işçiler yürümeye devam ediyor.

Fenerbahçe stadı önüne gelindiğinde polisler gözükmeye başlıyor. Artık yürüyüş kolunun önlerindeydim ve ansızın polisler ateş açmaya başlıyorlar. Bir anda yanımda bir işçinin vurulduğunu görüyorum. O gün orada iki işçi hayatını kaybediyor.

O gün siyasi hayatımın ilk kitle eylemi oldu. Onbinlerce işçiyi sokağa döken patronların temsilcisi Demirel'in sarı Türk-İş sendikası lehine olarak, sınıf sendikacılığına yönelen DİSK'in önünü kesmek üzere 274 sayılı sendikalar kanununda yaptığı değişiklikti. İşçilerin kanını akıttı ama DİSK'in ve işçilerin önünü kesememişti.

6 Mayıs 1972 Deniz, Yusuf, Hüseyin...  Öyle bir gün ki, hüzün doluyum, olmaz, son anda bir mucize olur, durdurulur diyorum.Olmuyor...

1971 12 Mart Lisedeyim, Dev-Lis üyesiyiz liseden arkadaşlarımla, her hafta sonu İTÜ Taşkışla binasına gidip toplantı yapıyoruz. Ekonomi-politik yoğunluklu teorik çalışmalar, devrimci marşlar gündemimiz. 12 Mart darbesi oluyor ama biz yine toplantıları sürdürüyoruz ama bu defa İTÜ'de değil Mihri Belli'nin çıkarmakta olduğu Sultanahmet'te Yerebatan caddesi üzerindeki bir binanın en üst katındaki Türk Solu dergisinin bürosunda  toplanıyoruz. Dev-Lis'in yönetimi o zamanki deyimle Mihricilerin ağırlığında, bizler Mahirci çizgideyiz. Aslında çoğunluk THKP eğiliminde ama ortak çalışma sürdürülüyor.

12 Mart darbesi olduğunda Hikmet Kıvılcımlı dergisinde 'Ordu kılıcını attı' manşetiyle bir beklenti içine giriyor. Yanılıyor, sürgünde trajik bir ölüme doğru yol alıyor. Dev-Lis darbenin muktedirlerin darbesi olduğu tespitini yapıyor. Dev-Lis'in 12 Mart'a karşı bildirilerini liselerde dağıtıyoruz.

12 Martçılar hızla solu hedef alıyorlar, gece sokağa çıkma yasakları, ev aramalar başlıyor. Aydınlar, devrimciler tutuklanıyor, düzmece davalar açılıyor. Artık legal devrimci siyasi faaliyet yürütme imkanı kalmıyor. Ben ve arkadaşlarım THKP ile ilişkideyiz, yayın yapıyor ve toplantılar sürdürüyoruz.Bu arada artık üniversitedeyim. Okulda darbenin tutuklama operasyonuna uğramamış devrimci gençler bir araya gelmeye çalışıyoruz. Ancak açık bir faaliyet yürütemiyoruz. Deniz'in kardeşi Hamdi ile aynı okulda arkadaşız. Her gün arkadaşlarla biraradayız.

Denizler idamla yargılanıyor. İdam kararı alınmış meclis onayının da bazı CHP'lilerinde desteğiyle AP çoğunluğu tarafından onaylanacağı giderek netlik kazanıyor. Denizlerin idamını engellemek için Mahir Çayan ve arkadaşları 26 Mart 1972'de Ünye'de Nato radar üssünden 2 İngiliz ve bir Kanada'lı teknisyeni kaçırıyorlar. Umudu yeşertmenin son hamlesi 30 Mart'ta hepsinin katledilip bir tek Ertuğrul Kürkçü'nün sağ kalmasıyla noktalanıyor.

24 Nisan 1972'de Denizlerin idam kararı mecliste oylanıyor. Süleyman Demirel bütün AP milletvekillerini idama evet demeleri için oylama sırasında sırıtarak arka sıralara bakıp hepsi el kaldırmış mı diye bakmayı ihmal etmiyor. AP sıralarından Menderesleri kastederek üçe üç çığlıkları yükseliyor. Ve idamlar onaylanıyor.

İşte seni böyle yadediyorum Demirel. Çünkü sen, daha sonra da binlerce aydını, genci, işçiyi katleden faşist çetelerin hamiliğini üstlendin. Muktedirler ve devlet erkanı senin 'meziyetlerini' öve öve bitiremedi, sen de bir devletluydun çünkü. Ama ötekilerin tarihi seni başka türlü yadetmekte, hayırla değil...