Türkiye kamuoyu 2000li yılar ile birlikte, sağlık hizmetlerinde dağınık ve etkisiz haldeki birçok uygulamanın, yaygın ve etkili kullanılmasına tanıklık etmeye başladı. 112 Acil Sağlık Hizmetleri, Aile Sağlığı Hizmetleri, Özel Hastanelerin kamu sigortaları tarafından kullanımı gibi. 

Ancak bu uygulamalardan hiçbirisi, yaygınlaştırılan yoğun bakım hizmetleri kadar ilgi ve beklenti görmedi. Öyle ki, kamuoyuna mâl olmuş kişilerin yoğun bakım durumları, televizyon haber programlarının ana gündem maddeleri arasına girerken, sıradan yurttaşlar da hemen her ciddi hastalanışlarında(hatta bazen ciddi olmasa da) yoğun bakım deneyimi yaşamaya başladılar. 

Yoğun bakım hizmetlerinin üniversite çerçevesinden çıkarak yurt çapında yaygınlaştırılması, nispeten az sayıda yaşama döndürmenin yanı sıra, bir yandan büyük cerrahi girişimlerin sayı ve yapılabilirliğini artırırken, öte yandan organ ve doku nakli için ciddi bir zemin hazırladı. Koroner yoğun bakımlar da, yıllara yaşama katma olmasa da en azından yaşama yıllar katma şansını verdi. 

Tüm bunlar olurken, yoğun bakımlar ile birlikte başka bir uygulama da yaygınlaştı; bekleme odaları… 

Aslında yoğun bakım üniteleri mümkün olan en az temas ilkesine göre çalıştığı ve iyileşme sürecinde hastalar normal hasta yataklarına alındığı halde, yoğun bakıma alınan hastanın yakınlarını evlerine, işlerine göndermek pek mümkün olmaz. 

Çoğu zaman yeterli bilgi akışı olmadığı gibi, ölüm kalım hattında umut verici konuşma da pek mümkün olmadığı için, bekleme odaları başlangıçta panik ve kaygının hakim olduğu yerlerdir. Saatler ve günler geçtikçe bir yandan olayın ağırlığı kabullenilirken, öte yandan hem sağlık çalışanlarının hem de hasta yakınlarının yıpranmaya başladığı belirsizlik süreci başlar. Sonu bilinmeyen eli kolu bağlı bekleyiş, fiziksel ve ruhsal çöküşü beraberinde getirir. İşte böyledir bekleme odaları.

Cumhurbaşkanı, halkoyuyla seçildikten sonra parlamenter sistemin bekleme odasına alındığını ve genel seçimlerden sonra başkanlık sistemine geçileceğini iddia etmişti. Seçimlerden çıkan tablo başkanlık sistemini gündemden düşürdü ama, parlamenter sistemin yeniden işlerlik kazanmasını henüz sağlayamadı. Yeni cumhurbaşkanı seçilene kadar da önümüzdeki dört yıl içinde işlerlik kazanması pek mümkün görünmüyor. 

Genel olarak bakıldığında çok partili demokrasimizin, ilk kurulduğu andan beri hastalıklı olduğunu, bu nedenle birkaç kez kesintiye uğradığını, 1980’den beri ise hastalıklarının arttığını, ağır ve yoğun tedaviler almasına rağmen bir türlü iyileştirilemediğini söyleyebiliriz. Artık zor kullanarak hayatta kalabiliyor.

Ekonomisi toprağından, yurdundan, üretimden kopmuş, bir bölgesi aidiyetini yitirmiş, mültecilerle nüfusu şişmiş, adalet duygusu kaybolmuş,  emeği değerini yitirip sermayeye köle olmuş, dışarıdan gelen sıcak para ile ayakta durmaya çalışan bir ülkenin, karaciğeri iflas etmiş, bir tarafına felç gelmiş, akciğeri enfeksiyonla dolmuş, kalbi yetmezliğe girmiş, ancak ilaçlara ve makinelere bağlı olarak yaşamını sürdüren bir yoğun bakım hastasından ne farkı var? 

Öyle görülüyor ki, geçen sene başhekimliğe atadığımız yoğun bakım şefi, bu yıl görevi yenilenen dört klinik şefi ve emirlerindeki 550 doktorun da, bu hastanın derdine deva olmak gibi, ne bir niyeti var, ne de takati.  Bir yandan özel hastane doktorları gibi hastayı yoğun bakımda tutmanın getirilerini hesap ederken, öte yandan tedavi konusunda bildiğini okumaya devam ediyorlar. Kimi duayı eksik etmeyelim diyor, kimi riske girip ameliyat edelim. Kimi marş dinletelim diyor, kimi adını değiştirelim. Yurt dışından gelen konsültasyon doktorları da, ilaçlara aynen devam diyor. 

Hasta yakınları da soruyor; bu hastalıklı demokrasinin iyileşme şansı var mı? Varsa ne zaman yoğun bakımdan çıkar? Çıksa da nasıl yaşar? Kim ona bakar?  Kaynaklarımızı, olanaklarımızı, aklımızı, alın terimizi, onmayacak bu hasta için daha ne kadar seferber edeceğiz? 

Sorun iktidarın kimde olacağında değil, iktidarın ne olacağında… 

On yıldır söyleye geldiğimiz üzere, taze bir başlangıca, yeni bir kurucu iradeye gereksinimimiz var. Kimliklerin meclisinin yeni anayasasına değil, tüm bu coğrafyanın kurucu meclisine…