Dinlerin tarihte sadece inançla ilgili değil hatta esas olarak toplumsal bir rol oynadığını biliyoruz. Kadim tarih, dinlerin yaşamın nihayetinden sonra cennet ve cehennem olarak tasvir ettiği öteki dünya tasavvuru ile yetinmeyen dünyevi olana da müdahil olduğunu ve onu biçimlendirdiğini anlatıyor.

Gerçi, Hristiyanlık  Roma’nın kölelik sisteminin yarattığı zulme karşı kölelerin, pleblerin ezilenlerin hareketi olarak gelişmiş, 313’de Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul edene kadar da, devletin dışında kalmıştır. İsa’nın ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrı’ya’ sözleri, onun siyasi iktidarı hedeflemediğini belirten en önemli işarettir. Roma Hristiyanlığı kabul ettiğinde dinin devlet üzerindeki hegemonyası artarak monarşi ve kilise iktidarı paylaşan iki siyasi özne haline gelmiştir.Hristiyanlığın ezilenler ve köleler tarafından benimsenmesi ve devlet dini haline dönüşmesi  kölelik sisteminin ortadan kalkmasına yol açmadı. İncilin yazıya dökülmüş hallerinde de kölelik meşru addedildi. Ancak, kıta Amerika’sındaki durum hariç tutulursa, kölelik, giderek ekonomik sistemin başat faktörü olmaktan çıktı.

İslamiyet ve ezilenler

İslamiyet, Hristiyanlıktan farklı olarak daha en başından bir devlet dini olarak teessüs etti. Ortadoğu’nun her biri ayrı putlara tapan pagan kabilelerini Allah’ın tekliğine biat etmeye çağıran Muhammed siyasi kaos yaşayan bu toplulukları bütünleştirdi. Onun bu eylemi adeta İskender’in Gordion düğümünü çözen kılıç darbesi olarak değerlendirilebilir. Toplumsal parçalanmışlığı bertaraf eden İslamiyet, ekonominin ve ticaretin önündeki engelleri kaldırarak bu anlamda gelişmenin önünü açmış oldu. Şunu belirtmek gerekir ki: İslamiyet de, aynı Hristiyanlık gibi toplumsal desteği,  varolan sistemden hoşnutsuz olan yoksullarda, ezilenlerde, kölelerde buldu. İslamiyet de, yoksulların , kölelerin eşitliğini sembolleştiren isim Bilal Habeşi’dir. O Habeş’li bir köleyken İslamiyeti ilk kabul edenlerden oldu. Ebubekir’in onu sahibinden satın alarak azad etmesiyle özgür olmuştu. Bilal Habeşi Muhammed’in talimatıyla ezan okuma görevini üstlendi. Kuşkusuz siyah bir kölenin ezan okuması, zamanın toplumunun kültürel önyargılarına karşı eşitlikçi ve de aykırı bir mesaj oluyordu. Konumuzun teolojik tartışma düzleminde olmadığının altını çizerek, İslam hukukunu belirleyen Kuran, köle hukunu da içermektedir. Dolayısıyla, bu formel bir mesajdır. Kuran’ın özgür insanla köle arasındaki sınıfsal ve hukuki ayrımı meşrulaştıran ayetleri vardır. Bunlardan verilecek bir örnek yararlı olacaktır. ‘’Allah şöyle bir örnekleme yaptı; Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının eşyası (malı) olan bir köle ile bizden güzel bir rızıkla rızıklandırdığımız bir kişi, bunlar  aynı olur mu? Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yapılmıştır.Hür kişiye karşılık hür, köleye karşı köle.’’ Nahl 16/75, Bakara 2/178  Siyasal İslamcılar, kölelik rejiminin kitapta yer almış olmasına karşın, genelde Seyyid Kutub’un kardeşi Muhammed Kutub’un ‘İslamın Etrafındaki Şüpheler’ kitabında vazettiği savunmaya başvurmaktadırlar.’’İslam, dünyanın her tarafında köle nizamının makbul olduğu, hiçbir kimsenin onu inkar ve değiştirme hususunu düşünmediği aynı zamanda köleliğin, insanlar arasında içtimai ve iktisadi geçer bir değer olduğu bir sırada zuhur etti. Onun için, bu nizamı değiştirmek ve tamamen ortadan kaldırmak, şiddetli bir deneme, alıştırma ve uzun bir zamana muhtaç bir işti.’’sy 63  Savunma tarzının sosyal gerçeklikle alakalı olması ve zaman, zemine bağlı bir değişimle izah edilmesi, zımnen Kuran’ın ebedi bir nizamı alem tasavvurunu açığa düşürdüğünü de burada not edelim. Yazarın bahsettiği, şiddetli bir deneme yerine, alıştırma ve uzun zaman ihtiyacı epeyce bir zaman dilimine ulaştı.  Neredeyse tam 1300 sene, eski rejimin, İslam devleti’nin başat son temsilcisi Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere’nin köleliğin kaldırılması doğrultusundaki baskılarına göstermelik düzenlemelerle sonuna kadar direnmiş. Köleliğin bütünüyle yok oluşu ancak Osmanlı’nın çöküşüyle mümkün olmuştur.

Dinlerde Sınıfsal Ayrışmalar

Dinlerin doğuş dönemlerinde sınıfsal farklılıkları gözetmeden tüm insanlara seslenmesi, yaşam şartlarından hoşnutsuz olan ezilenler tarafından hızla benimsenmesine yol açtı. Artık ibadethane de zengin ve yoksul ayrımı olmadığından herkes bu anlamda eşitlenmişti. Kuşkusuz bu durum, ezilenler tarafından eski durumlarına göre bir kazanım olarak algılandı. Eşitliğin formel ekonomik boyutu ise mülkiyetin özel karakteri değişmeden, İslamiyet de bir vergi biçimi olan zekatla yoksullara yardım, Hristiyanlıkta da kilisenin yoksullara yardımı biçiminde oldu. Bu bakımdan dinlerin doğuş dönemleri bugünün kavramıyla mülkiyet biçimini değiştirmeyen sosyal adalet kavramıyla değerlendirilebilir.

Dinlerin sosyal eşitsizliğin temel nedeni olan mülkiyetin özel karakteriyle uyumu, ezilenlerin din içindeki ağırlıklarını, İslamiyet de Emevi saltanatıyla, Hristiyanlıkta da Roma’nın Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul etmesiyle, egemen sınıflar lehine kaybetmesine yol açtı. Bu dönüşümün etkisiyle sistem tarafından dışlanan sosyolojiler, heretik (İslam literatüründe zındık) mezhep ve tarikatler oluşturarak ortodoksiye karşı direndiler. İslamiyet de Batıni mezhepler, Karmatiler, Alevilik, Şeyh Bedrettin hareketi, Hristiyanlıkta Thomas Münzer hareketi, günümüzde Latin Amerika’da kurtuluş teolojisi gibi dini oluşumlar buna örnek gösterilebilir. İslamiyet de asrı saadet özlemi, geçmişin eşitlikçi toplumuna dönüş arzusuna işaret ederken. Walter Benjamin de, geçmişe dönüşle başarılacak kurtuluş tezini, Hristiyanlıkta süre giden Mesih beklentisi ve Bin yıllık Krallığa olan özlemin, esas olarak insanların eşitlikçi bir topluma dönüş umuduna dayandırır.

Aleviler ve Sosyalistler

Türkiye’de Müslüman olan Türk, Kürt ve çeşitli etnisiteler, ortodoksiyi temsil eden, devlet dini olarak kabullenilen Sünni mezheplere bağlı çoğunluğu teşkil etti. Alevi inanca sahip olan azınlık Sünni çoğunluk tarafından sapkın bir inanç olarak görüldü. Alevi kimliği devlet tarafından kabul görmediği gibi, devletin oluşturulmasına katkıda bulunduğu Sünni çoğunluğun zihniyet dünyasında Alevilik her türlü hakarete maruz kalacak hedef tahtası haline geldi. Bugün de Alevilik herhangi bir statüye sahip olmadan varlığını sürdürüyor. AKP açılımlarının bir maddesi olan ‘Alevi açılımı’ yapılan göstermelik toplantıların tükenmesiyle, süründürülen bir vaka haline getirildi. Ama daha önemlisi 12 Haziran seçimleri kampanyasında Erdoğan ‘Alevilerin katledilmesi vaciptir’ fetvasını veren, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud efendiden ‘gurur duyulacak bir büyüğümüz’ diyerek Sünni çoğunluğa da mesaj göndermeyi ihmal etmemişti.

1980 öncesi Anadolu’da kırsal nüfusu teşkil eden Alevi toplumu, sosyalist hareketin yükselişiyle rotasını sola döndürdü. Kırsal komünal yaşam kültürü ve resmi dinle olan uyuşmazlığı Alevi toplumunu sosyalist hareketle birleştirdi. Fakat tablonun öteki yüzünde, cumhuriyetin ulus-devlet paradigmasının esası olan homojenleşmeyi Sünni-Türkleşme de gören egemen güç bloğu da Alevileri hedef tahtası halne getirdi. 1970’li yıllar  Çorum, Sivas, Maraş katliamları,  Alevilerin Anadolu’dan göçerek büyük kentlerin içinde kültürel erime sürecini başlattı.   Tek parti döneminin mecburi iskanlarla uyguladığı asimilasyon yöntemi bu defa katliamlarla Alevi kitleleri korkutarak, sindirerek uygulandı.

Sosyalistlerin Dinle Alakaları

Türkiye sosyo-politiğinin fay hatlarından birinin mezhep ayrılığı olduğu biliniyor. Anadolu’nun  Osmanlı’dan başlayıp cumhuriyet döneminde sürdürülen Hristiyan halkın kırım ve sürgünle yok edilmesiyle başlayan homojenleştirilemenin ikinci basamağı, mezhep anlamında, dinsel olarak Alevilik, etnik olarak da Kürtlük oldu. Sol cenahtan olsun, sağ cenahtan olsun, bildik siyasi analizlerin galatı meşhuru solun dinle olan mesafesinin, siyasi başarısızlığının temeli olduğu tezidir. Bu tez aslında ayrımcılığın diliyle konuşmaktadır. Zira, solun mesafesini gideremediği din değil, çoğunluğu oluşturan taşra ve kırsal kesimdeki Sünni kitleler  olmuştur. Buna karşın, özellikle 70’li yıllar dikkate alındığında sosyalist hareketin de dini bir azınlık olan Alevi kitlelere nüfuz ettiği görülür. O halde geniş anlamda sol, dinin bir mezhebiyle temas kurabilirken, diğer mezhebiyle teması kısıtlı olmuştur. Kuşkusuz burada sözü edilen durum siyah beyaz olarak algılanmamalıdır. Bu mezheplere bağlı olup bu kutuplaşmanın aksine siyasi tutum geliştirenler de mevcuttur.

Alevi halkın başat olarak sola yakınlaşmasının en önemli sebebinin, belki de  başlıcasının, sosyalist hareketin etkin olduğu bu dönemde, solun dini politik alanın dışına atarak, devletin din karşısında nötr olmasını hedefleyen politik tutumudur. Buna mukabil, Türkiye sağ siyasetinin geleneksel tutumu, Sünni çoğunluğun, dini politik alana taşıma dinamiğini sürekli canlı tutmak , Sünni çoğunluğa politik alanın hegemonu olma ihtimalinin mümkünlüğünü göstermek olmuştur. Sağ siyasetin yöneliminin, Alevi azınlığın üzerinde, çoğunluk mezhebinin dolaysız hegemonyasını kuracak bir hat izlemesi karşısında, Alevilerin kendilerini solda tahkim etmeleri, sürecin tabii neticesi olarak değerlendirilmelidir. Alevi toplum, Sünni çoğunluğun aksine, esas olarak dini siyasallaştırmayı değil,  varlığını koruyacak şartları görebildiği seküler toplumu hedefleyen sol siyasete  destek vermeyi tercih etti. Zira, Aleviliğin politik alana taşınması teşebbüsü olan ve 1966’da kurulan Birlik Partisi’nin amblemi 12 imamı ve Hz. Ali’yi temsil eden 12 yıldız ve aslan olmasına karşın,  Alevi cenahından dinin politik alana girişini temsil eden Birlik Partisi toplumsal desteğe hiçbir zaman sahip olamadı.

Laik, Anti-Laik Kutuplaşmasında Aleviler

1970’lerde uğradıkları katliamlarla büyük şehirlere göç eden Alevi kitleler, şehrin varoşlarını doldururken, diğer yandan kapitalist ekonomiyle doğrudan karşılaşarak proleterleşme ve burjuvalaşma sürecine hızla entegre oldular. Yakın dönem tarihi bakımından hem 12 Eylül darbesi ile yenilgiye uğrayan sosyalist hareketin örgütsel gücünü yitirmiş olması hem de güç kazanan Alevi burjuvazisinin siyasi etkinliği ele geçirmesi ile Alevi kitleler egemen sınıfların Laik-Anti-laik kutuplaşmasının çekim alanına sürüklenerek, büyük ölçüde sistem içi çatışmanın bir unsuru haline dönüştüler. Aslında Alevi kitlelerin siyasi kutuplaşmada yer aldıkları zemin kendileri bakımından paradoksal bir duruma sürüklenmelerine de sebep oldu. Genel Kurmayın, CHP’nin, geleneksel burjuvazinin koalisyonundan oluşan Laik kampın Sünni-Türk kimliğinde ulus-devletleşmeyi hedefleyen cumhuriyet paradigmasının asli sahiplenicisi olarak sürdürdüğü politik kampanya, Kürt kimliğini nasıl yok sayıyorsa, Alevi kimliğini de yok saymaktaydı. Bunun en somut örneğini, 28 Şubat Generallerinden Tuncer Kılınç’tan işittik ‘’ Dış güçler son zamanlarda Aleviliği kaşımaya başladı. PKK’yı kurarak bizi kızdırmaya çalışanlar, yakında Alevi-Sünni kargaşası çıkarmaya çalışacak. Cemevleri önceden yoktu. Aleviler camilerde ibadetlerini yapardı. İzzettin Doğan’a ‘Cemevleri kurmakla bölücülük yapıyorsunuz, yanlış yapıyorsunuz’ dedim.’’ *

Dersim mi, Kemalizm mi?

Peki, çok yakın bir zamanda  Ebusuud efendiyi selamlayan Tayyip Erdoğan’ın, bugün Dersim katliamını devlet belgeleriyle açıklayarak, devlet adına özür dilemeye hangi sebep yol açtı? Yine, CHP’de  Aleviliği partiden temizlemeyi görev bilen Baykal’ın Genel Başkanlıktan düşerek Dersim’li bir Alevinin Genel Başkanlığının yolunu açan neydi? Günümüzde üst sınıf partilerini temsil eden AKP ve CHP’nin başına taş düşüp hidayete erdiklerini sanmayacağımıza göre söyleyeni değil söyletenin kim olduğunu tespit etmek gerekiyor. Söyletenin kim olduğuna gelince, cumhuriyetin ulus-devlet paradigmasını yerle yeksan eden Kürt halkıdır, onun mücadelesidir söyleten. Kuşkusuz, yaşadığı yenilgiyle örgütsel güç kaybına uğrayan sosyalist hareket de. resmi ideolojiye karşı ezilenlerin tarihsel bilincinin taşıyıcılığını yaparak bu mücadeleye eşlik etmiştir.

Nasıl Kürt kimliği toplumsal meşruiyet kazanmışsa, artık Alevi kimliği de toplumsal meşruiyet kazanmış bulunuyor. Ancak  egemen bloğun partileri kazanılan toplumsal meşruiyetin, yasal meşruiyete dönüşmesine karşı direnmeye devam etmektedirler. Artık cem evleri fiilen vardır ama yasal dayanaktan yoksundurlar. Tarihsel bilinç ezilenler için tam da bu durumla alakalı olarak güncelliğini korumalıdır. Osmanlı’dan Türkiye cumhuriyetine tevarüs eden milleti hakime Sünni-Türklük devletin kimliği olmaktan çıkarılmadan, yani etnik ve dini kimlikler politikanın dışına sürülmeden demokratik bir topluma ulaşmak mümkün olmayacaktır. Bu bakımdan Tanzimat reformculuğunun temel karakteri olan, esası değiştirmeden, göstermelik reformlarla değişim lafazanlığı yapıp, ardından ezilenlerin imha ve katledildiği tarihsel gerçekler,  ezilenlerin hafızalarından silinmemelidir.

Yakın tarih, sistemle uzlaşmaya yatkın Alevi burjuvazisinin siyasi etkinliğini genişletti. Alevi yoksulları, emekçileri tarafından bu etkinlik kırılıp, egemen bloğun fraksiyonları dışında Alevi kitlelerin, ezilenlerin bloğunun oluşturulmasına yönelmesi halinde, sosyal, etnik, dini, kültürel bakımdan tüm ezilenler için niteliksel bir sıçramanın yolu açılacaktır.

İşte o zaman, her bakımdan, Milleti Hakime’nin de, Milleti Sadıka’nın da olmadığı insanları, eşitliğe  ve özgürlüğe kavuşturan   yeni bir toplumun kapısı da aralanacaktır.