Hoşça kal Mavi Gökyüzü, Hoşça kal!

Temiz bir gökyüzünün altında, 

Cesur bir yeni dünya için verilen sözün,

 Tutulmadığı ortaya çıktığında,

Hiç merak ettiniz mi sığınaklara neden kaçıştığımızı?

Gördünüz mü korkmuş insanları?

Duydunuz mu düşen bombaları?

Alevlerin hepsi yitti gözden,

Ama acı, sürmekte hala!

Hoşça kal mavi gökyüzü hoşça kal!...

Hoşça kal!...

Pink Floyd, The Wall, Goodbye Blue Sky

--------------------------------------------------------------

Benim de sık sık dinlediğim, ünlü İngiliz müzik grubu Pink Floyd’un, filmi de yapılan efsanevi albümü The Wall – Duvar, bir bütün olarak günümüz dünyasının kurumsal yapılarına yönelik eleştirileri dile getirir. Eğitim, aile, evlilik, sanayi, şirket, medya, devlet, ordu, hepsi bireyin etrafını çevreleyen, özgürlüğünü kısıtlayan, kendisi olmaktan çıkarıp, sistemin gereksinimlerine uygun bir makine dişlisi haline getiren kurumlardır. 

Kişi doğumuyla birlikte, bu kurumlar ve onların kurallarının içinde kalarak, etrafındaki kişilerle arasına bir duvar örmeye başlar. Her kabulleniş bir tuğladır. Giderek kendine ve yaşadığı çevreye yabancılaşır. Son tuğlayla birlikte, arzulandığı şekilde bireysel başarısının zirvesine çıkar ve duvar tamamlanır. Ancak artık içeride tek başınadır ve duvar artık hem üzerine tuğla koyamayacağı, hem de üzerinden aşamayacağı kadar yüksektir. Bunalımı ve kendini sorgulaması başlar. Sonunda bir iç mahkeme ile duvarı yıkmaya karar verir.

Fiziki bir ayrımdan öte, Suriye sınırına yapılması düşünülen duvara bir de felsefi olarak bakmakta yarar var. Yeniden zorlaşan koşullarımızın istediğimiz yönde değişebilmesi için, her birimizin bu duvarın yükselişi için kendi ellerimizle koyduğumuz tuğlaları sorgulamamız gerekiyor. 

Çünkü bir değişim söz konusu olduğunda aslolan, başkalarının ne yaptığı değil, kendimizin ne yaptığıdır. Başkalarının yakasına yapışmadan önce, kendi hesabımızı baştan görmeli, şiddetin ancak bir karşı taraf ve o tarafın yaptıkları var olduğu sürece kendine zemin bulabildiğini akıldan çıkarmamalıyız.

Başkaları kendi etrafına duvar örmek ya da var olan duvarını yükseltmek isteyebilir. Gücünü artırmak, kendini kanıtlamak için savaş yapmak isteyebilir, bunun için düşman da yaratabilir. Şimdi ve gelecekte bütün bu sürecin sorumluluğu ve bedeli kendi üzerinedir. 

Bu işe bulaşmamak, şiddetin bir parçası olmamak elbette doğru, ancak yeterli değil. Çünkü bugün barış için yürümek isteyenlerin etrafında da geçmiş şiddet eğilimlerinin kalıntısı bir duvar var. Önemli olan bu duvarın farkına vararak geleceğe bakmak.

Biz ne istiyoruz? Barışı örgütlemek!

Başka kim bunu istiyor? Birilerini savaş koalisyonu arayışı ile suçlarken, bizim barış koalisyonumuz nerede? Kiminle ya da kimlerle yapacağız bu koalisyonu? Tek başımıza mı barışı sağlayacağız? Hangi partilerle, hangi örgütlerle birlikte hareket edeceğiz? 

Ortadoğu’da barış yalnızca Türkiye’den örgütlenebilir mi? Suriye’de muhatabımız kim, Irak’ta kim, İran’da kim olacak? ABD, AB, Rusya ve İsrail’de muhatabımız kim? O ülkelerde kim savaşa dur diyor? Barışın peşinden koşan hiç kimse yok mu?

Öte yandan barışa giden yolu nasıl tanımlıyoruz? Kendini korumak için dahi olsa, bireysel olarak silahlanarak nasıl barışı sağlayabilirsin ki? Ekolojik bir toplumu ve konfederal bir birliği savunurken, üzerinde yaşadığın bu toprağın güvenliğinden kim sorumlu olacak? Hangi polis, hangi ordu? Yoksa her eline silah alan mı? 

Başkalarıyla aramıza ördüğümüz duvara yeni bir tuğla mı koyacağız, yoksa o duvardan bir tuğla mı sökeceğiz?