Uzun yıllar süren ve başka bir zaman ayrıntısını paylaşacağım bakaya sürecinden sonra, Temmuz 1999'dan, Eylül 2000'e kadar geçen sürede Tunceli 4ncü Komando Tugayında askerlik yaptım. Hala çoğu Dersim’linin gezmediği, görmediği vadileri, dağları gördüm, yaşadım. Kutu dere, Ali Boğazı, Bali deresi, daha birçoğu. 

Silahları, askerleri, "düşmanı", "itirafçıyı", "işbirlikçiyi", "gaziyi" tanıdım. Savaşın ne olduğunu, nasıl bir toplumsal ve ekolojik yıkım yapabildiğini yerinde hissettim. Yanımdaki birçok kişi gibi, benim de askerlik değil, savaş anılarım oldu. Ateşkesi yaşadım. Kimseyi öldürmedim, yaralanmadım da. Ama benim de üzerimden mermi geçti. Nasıl bir his olduğunu ancak yaşayan bilir.

Döndüğümde hepsi geride kaldı. Ya da ben geride bırakmak istedim. Ama her karşılaştığımda ormanlar, hatta birkaç ağaçlık korular, bana hep Tunceli'yi ve Tunceli'nin ormanlarını hatırlattı.

Önceleri hatırlanması istenmeyen anılardı. Daha sonra ise yavaş yavaş şiddeti hatıralarımdan ve Tunceli'den ayırdım. Karşıma ceviz ormanları çıktı, hayal edebilir misiniz bilemiyorum? Her biri ayrı bir yaşam odağı oluşturan binlerce küçük pınar. Öte yandan devasa gözeleriyle hayat sırrının suyunu içebileceğiniz tek deli çay Munzur. Geçit vermez sarp kayalıklar, daha görmediğiniz, başka yerde göremeyeceğiniz yüzlerce çiçek. İzlemesi ayrı bir keyif kayadan kayaya sıçrayan dağ keçileri. Her tür karışıklığa neden olan domuz sürüleri. Ancak izlerini görebildiğimiz ayılar. Sınırları duvarlar ve tel örgülerle değil, yüksek dağlar ve büyük nehirler ile çizilmiş, bu nedenle bitkisiyle hayvanıyla doğal kalabilmiş ender bir coğrafya.

Kimi bir vadinin yamacında, kimi dağın tepesinde, altı ay kar altında, insan buraya nasıl yerleşir, nasıl hayatta kalır dediğimiz köyler. Kısmen boşalmış, kısmen boşaltılmış, kısmen yanmış, kısmen yıkılmış yüzlerce insan yerleşimi. 

Daha öncesinde de yanmıştı, benim orda olduğum zamanda da yandı, daha sonra da yandı ve şimdi de yanıyor Tunceli’nin ormanları…

Askerden sonra da gittim Tunceli’ye Hasan Şen ile 2003’te ve Kasım Yeter ile 2004’te artık Yeşillerden birisi olarak; bir kez baraj karşıtı mücadele için, bir kez de bu yangınlar yüzünden “Yakmayın!” demeye. Yazılar yazdım dergilere, demeçler verdim gazetelere. Ben de hakkı vardır, gölgesinde oturduğum o ağaçların. Ben de hakkı vardır su içtiğim o çayın. 

Anadolu’nun dergah ve dervişlik geleneğine sahip bir çok yerinde olduğu gibi Dersimdeki inanışa göre de, cennet de bu dünyada imiş, cehennem de. Özünde muhasebe başkalarıyla senin aranda değil, kendi nefsin ve vicdanınla yapılır. Sen iyi şeyler yapar, şiddetten uzak durur, kimsenin hakkını yemez, yaşadığın yer ile uğraşır, onu güzelleştirmeye çalışırsan etrafını cennete çevirirsin. Kötülük peşinde koşar, başkasının hakkına göz koyar, amaçların için zor kullanır, can alır, yakıp yıkarsan da cehenneme. 

Tunceli’nin dağlarında gezmek, Munzur’un suyundan içmek, köyünde özgürce yaşamak Dersim halkının hakkıdır. Onu gezip görmek, ondan yaşamın sırlarını öğrenmek de bizlerin. Politik örgütsel ya da kişisel çıkarlar uğruna, bu hakkın kullanılmasının engellenmesi de suçtur, kısıtlanması da. Her kim ki, ormanların yakılması için tutuşturulan ateşe “odun” atıyor, o da bu sonuca ortaktır aslında. 

Umarım bir gün gelir, ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Dersim halkı da bu şiddet sarmalı kıskacından kurtulur, Munzur çayında tüm bu kötülüklerden arınır, kendi inanışına uygun barışçı ve özgür bir yaşamı kurar. 

Ve artık ormanlar yanmaz, insanlar yitirilmez ve bizim de içimiz acımaz…

Ateşe bir odun da biz atmayalım, ormanlarımızı da, geleceğimizi de yakmayalım…