Kavurucu bir yaz günü, kavurucu bir hüzünle doldurdu yüreğimi.

Onu, ortak anılarımızla yüklü bir dostumu kaybettim bu kavurucu yaz sıcağında.

Mehmet Nurettin Aydın, biz onu Nurettin olarak bildik, öyle seslendik ona. Ailesi çevresinde ise birinci ismiyle Mehmet deniyordu ona.

Onu 12 Mart cuntasının baskı ortamının aralanmaya başladığı ve devrimci hareketin yükselişe geçtiği 1974 yılında tanıdım.

Aynı okulun sıralarında devrimci gençlerin birbirlerini bulmaya çalıştığı süreçte diğerleriyle olduğu gibi Nurettin'le de yollarımız kesişti. O günden başlayarak, onu kaybettiğimiz güne kadar dostluğumuz, yoldaşlığımız hep sürdü.

Zaman zaman farklı düşündüğümüz de hararetli tartışmalarımız da oldu. Bu tartışmalarımız hiçbir zaman dostluğumuza gölge düşürmedi.

İnsanın 40 yıllık dostu, yoldaşı kaybolunca bir boşluk doğuyor. Ortak anıları bir daha onunla paylaşamayacağınızı biliyorsunuz artık.

 İşte, o 70'li yıllarda devrimci hareketin yükselişini durdurmak için  muktedirlerin beslediği faşist şiddete karşı devrimcilerin cansiperane mücadelesi sadece üniversitelerde değil, fabrikalara, işçi sınıfına doğru uzanmıştı.

Bizler de bir yandan okulda faşistlere karşı mücadele ederken, diğer yandan o zamanlar sanayi bölgesi olan Alibeyköy'de ki fabrikalarda DİSK'e üye olmak için direnişe geçen işçilere destek olmaya gidiyorduk.

Bu mücadele döneminde, Nurettin her somut durumda bir kurmay gibi stratejik ve taktik önerilerde bulunur, kayıp vermeden zafer elde etmemizin imkanlarını düşünür, önerilerde bulunurdu. Bunu yaparken çok hızlı düşündüğünü de eklemeliyim.

Sadece şu örneği vereyim. Bir defasında faşistlerin ihbarı üzerine polis tarafından aranıyor durumuna geldim. Fakat ben okula yine de tedbir alarak gitmekteydim. Bir gün okulda olduğum polise ihbar edilince  1. şube ekipleri okulun kapısına geldi ve orayı tuttular. O dönem üniversite özerkliği kavramı polisin okul içine girmesini engelliyordu. Arkadaşlarla beraber nasıl polisin elinden kurtulacağımı düşünürken, yine Nurettin hemen kurmaylığını gösterdi ve 2. Katın penceresinden arkadaki sanat okulunun bahçesine atlamamı söyledi. Onun dediğini yaparak polisin elinden o gün kurtulmuştum.

Böyle yaşadığımız birçok anı var elbette. Devrimci hareketin giderek gruplaşması sürecinde Ben Nurettin ve bir kaç arkadaş devrimci Marksist- Troçkist fikirlere yönelerek küçük bir devrimci çevrenin içinde yer almaya başladık.

Dünya sosyalist hareketi Sovyetler Birliği ve Çin  hatta Arnavutluk merkezlerinin etkisi altında  ve bu merkezlerin birbirleriyle çelişkide olmasına karşın, Stalinizmde müşterekliği, devrimci marksist görüşlere sahip olanlara karşı düşmanlığı beslemekteydi.

Türkiye devrimci hareketi de bu genel eğilimi büyük ölçüde  taşımakta, devrimci Marksizmi bir ihanet odağı olarak algılamaktaydı. Dolayısıyla durumumuz yalnızca faşistlere karşı mücadeleyle sınırlı kalmamakta, sol içindeki Stalinist karalamaya da karşı durmamız gerekmekteydi. Bu dönemde bizlerin  aykırılığın en aykırısı olduğumuzu söylemem gerekiyor.

Sonraları her devrimci siyasi hareket gibi biz de dergi çıkarmaya başladık. Sürekli Devrim dergisi yayınlandı ancak 1978 Maraş katliamıyla sıkıyönetim ilan edilip bütün devrimci yayınlar yasaklandığı gibi, Sürekli Devrim dergisi de yasaklandı. Daha sonra Ne Yapmalı dergisini yayınlarken, 12 Eylül Askeri darbesi devrimci hareketi hedef alarak ağır bir baskı rejimini kurdu.

Bu dergi meselesini şundan anlatıyorum, çünkü Nurettin o günlerde büyük bir sorumluluk üstlendi. Biz dergi bürosundaki dergileri süratle boşaltarak Nurettin'in atölyesine taşıdık. Onun atölyesinde sakladık yayınlarımızı.

40 yıllık dostluk ve sağdan soldan esen rüzgarlardan eğilip bükülmeyen fikirdaşlık kolay kazanılmaz.

Bundan 1 ay önce telefonumun zili çaldı. Açtım, boğuk bir ses 'Ferhan ben çok kötüyüm' diyor. Bir iki dakika kim olduğunu anlayamadım, sonra Nurettin olduğunun farkına vardım. Ne oldu dedim, hastanedeyim cevabı geldi. Bir süredir hastaydı ama yaşama bağlılığını hiç bırakmamıştı. Hasta olmasına rağmen tatil yapmaya karar vermiş yola çıkmış ama yolda yine rahatsızlanarak Milas Devlet hastanesine yatmıştı. Beni oradan arıyordu.

Yemek yemeyi bıraktığını söylediler, morali bozulmuştu. Bunun üzerine evine gittim. O gün güzel bir sofra hazırlandı, keyiflenmiş, bizlerle beraber yemek de yemişti.

Sonra...

13 Ağustos 2015 onu gökyüzüne hüzünle uğurladık.

Nazım'ın şu dizeleri ona çok yakışıyor.

ve insanların en büyük dâvasını sevebildik
- dövüştük onun uğruna -,
«yaşadık»
diyebiliriz.