Her gün silahlı çatışmalar, “pusu”lar, “operasyon”lar, tuzaklanmış bomba patlatılması, hava bombardımanları sonucu, her gün yaşam yitimleri…

Karşısındakine sevgisinin ve saygısının sınırı kendi istek ve arzuları olan, “o ne istiyor?”,”benim haklarım ne? Onun hakları ne?” diye sormayan, “Ya benimsin, Ya kara toprağın” anlayışının kitleleşmiş hali.

Kim başlatıyor ya da şiddetlendiriyor olursa olsun, yaşamı temel alan yeşil bakışla olaylara bakacak olursanız, şiddet sarmalının temel açmazı üzerindeki yaşamı sürdürülemez kılan niteliğidir. Herkesin zarar gördüğü, birbirinden uzaklaştığı ve yaşam kaynaklarını paylaşmayı sonlandırdığı bir süreç gelişir.

Genel olarak göç hareketlerinin kökeninde daha iyi bir yaşam isteği olmakla birlikte, şiddet işin içine girdiğinde göç, hayatta kalmanın ön koşulu haline gelir. Şiddetin dozu yükseldikçe hayatta kalmak isteyenin tek şansı, aidiyet bağını kaybetmek pahasına o coğrafyayı terk etmektir.

Bugün Kürt sorunun toplum içinde son zerresine kadar hissedilen, ancak gerek devlet, gerekse Kürt hareketi tarafından yeterince ele alınmayan içeriğinin önemli bir bölümünde, şiddetin neden olduğu göçün yol açtığı demografik sorunlar yatmaktadır.

90’ların başında lojistik gerekçeler gösterilerek kırsal alanın insansızlaştırılması politikası, batıya göçü hızlandırmanın yanı sıra, hayatta kalma reflekslerinden birisi olarak, doğurganlık hızlarının kente yerleşen Kürt nüfusunda bile yüksek kalmasına neden oldu.

Genel olarak bakıldığında yaklaşık 30 yıldır, kent yaşamına katılanlar da dahil olmak üzere Kürtlerin doğurganlık hızları Türklere göre iki katın üstünde yüksek seyrediyor ve ancak batı illerine göçtüklerinde tedricen düşüyor.

Keza Suriye politikasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, ülkeye kabul edilen iki milyonu aşkın Arapların da, vatandaşlığın ilk adımı olarak Türkiye doğumlu bir çocuğa sahip olduklarını görüyoruz.

Hali hazırda Türkiye’de gerçekleşen doğumların yarısından fazlası Kürtlere ve Araplara aittir desek, abartı olmaz.

HDP’nin parti olarak seçimlere girmesiyle birlikte, bu demografik değişimlerin Türkiye çapındaki görüntüsü daha belirgin hale geldi. Artık sadece bir coğrafyada var olan değil, yarısı ülkenin kalanına yayılmış bir Kürt nüfusu ile karşı karşıyayız. Ve artık yalnızca bölgesel bir çözüm üretilmesi bölgeyi terk etmiş bu nüfusun dertlerine derman olmadığı gibi, ayrılıkçı karakterdeki savunular devam ettiği sürece hızla asimile olmalarına ya da açık hedef haline gelmelerine yol açabilir.

Öte yandan toplumsal ve ekonomik gerçekliklerin çerçevesinde oluşan bu doğurganlık hızları bir anda değişmeyecektir. Bu da önümüzdeki yıllarda da göç eğilimli nüfusun ortaya çıkacağını, kendi coğrafyası yerleşime kapalı tutulduğu sürece de akacak başka bir coğrafya arayışında olacağını düşündürmektedir.

***

Gordion Sazlığı

Buzdolabı mı? Yüksek dereceli fırın mı?

Kürt sorununun şiddet kullanılarak çözüleceğini iddia etmek doğru olmadığı gibi, çözüm perspektifini buzdolabına koyarak daha sonra çözüleceğini iddia etmek de doğru değildir. Bu sorunu buzdolabına koymak, bütün ülkeyi buzdolabına koymak demektir ki, bunu da ne Kürtler, ne de Türkler kabul edecektir.

Kaldı ki yapılan aslında buzdolabına koymak değil, fırına atmak ve sıcaklığı da en yüksek düzeye çıkarmaktır. Herkes bilir ki buzdolabına attığın bir şeyi üç-beş ay idare edebilirsin ama yüksek sıcaklıklı fırına attığın bir şey birkaç saatte yanar ve eğer sen anlamsız bir ısrarla fırını açık tutmakta ısrar edersen bir müddet sonra önce mutfağın, sonra evin ve hatta oturduğun mahalle yanabilir.