Kürt Sorunu üzerine düşünürken, sorunu bir iç sorun olarak görüp sınırın ötesini yok saymak ya da sadece hainlerin kaçtığı ve saklandığı yerler olarak görmek, her zaman yanıltıcı olmuş ve bu çerçevede üretilen çözümler de daima sonuçsuz kalmıştır. Bu çerçeveye basit güvenlik önlemlerinden, anayasal çözüm önerilerine kadar geniş bir yelpaze dahil edilebilir.

Açıkça ifade edecek olursak, yapılacak anayasa değişiklikleri ile Kürt kimliği anayasal statüde tanımlansa ve talep edilen özerk yönetim biçimleri anayasaya geçirilse bile sorunun çözümü için yeterli olmayabilir. Bunlar iç barışın sağlanması için artık bir zorunluluk haline gelse de, geçmişe bakıldığında bugün artık çok daha görünür olan sorunun sınır aşan niteliğidir ve ancak kapsamlı, kararlı ve kabul edilebilir bir dış politika ile doğru bir yanıt üretilebilir.

Genel kabulde Ortadoğu bir “bataklık” olarak tanımlansa da, sonunda o bataklık ile kurulacak ilişkilerin de tanımlanması gerekiyor. Bu bataklığın genişlemesi neye bağlı, daralması neye bağlı? Bataklığın olumsuz etkilerini azaltmak için biz ne yapıyoruz? Olabildiğince geniş açıdan ele almakta yarar var. 

Ortadoğu’ya baktığımızda hem bataklığı hem de birbirini besleyen toplumsal sorunlar olarak, gelenek haline gelmiş toplumsal şiddet ve mezheplerle keskinleşmiş aşırı dindarlık ön plana çıkıyor. Ekonomik olarak bakıldığında ise petrol yatakları ve petrol taşıma hatlarının mülkiyeti ve kullanımı ile deniz, hava ve kara taşımacılığı ve uyuşturucu trafiğinin kontrolü öne çıkan sorunlar. Ekolojik olarak baktığımızda ise su temini ve kullanımı ana sorun olarak ortada duruyor. Siyasi olarak baktığımızda, tarihi kökleri bulunan ve sınır tanımayan yerel çatışmalar ile silah ve petrol şirketlerinin yön verdiği küresel güç çekişmelerini birlikte görmekteyiz. 

Tüm bunlar, çeşitli grup ve aktörlerin bir araya getirdikleri güçleri oranında sahne aldığı, yetenekleri,  olanakları ve kurduğu karmaşık ilişkiler ölçüsünde sahnede kaldığı, kitlesini, ilişkilerini ve alan kontrolünü kaybettiğinde sahneden silindiği, dünyanın en acımasız ve bitmeyen trajedisini izlettiriyor. 

Dolayısıyla daha önce Filistin ve Lübnan, şimdilerde Irak ve Suriye, yakın gelecekte Yemen, daha sonra Ürdün’de, zaman zaman emirliklerde yaşanmış ve yaşanılacaklar bu trajedinin perde ve sahnelerini oluşturuyor. 

Kürt sorunu konusunda geçmişte sahneyi tek başına kullananların, alan kontrolünü ve sahip oldukları ilişkileri yitirip, kendilerine biçilen yeni rolleri kabul etmek zorunda kaldıklarını akıldan çıkarmamak gerek. Keza bugün Irak ve Suriye’deki yeni aktörlerin ne derecede sahnede kalabileceğini de, kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi ve ordu kuramadıkça, desteklerine muhtaç oldukları güçler belirleyecektir. IŞİD ve Kandilin aynı anda bombardımana uğraması dengelerin her an değişebileceğinin, her küresel gücün öncelikle kendi çıkarını gözeteceğinin açık kanıtıdır.   

Türkiye dış politikası, ne zaman bu trajediye tek başına ek sahneler yazmaya kalksa, daima iç sorunlarla karşılaşıldığı unutulmamalıdır. Doğru olan, mümkün olduğu kadar bu trajedinin sahnelerinde yer almamak ve zaman içinde onu bir drama dönüştürmek için çaba sarf etmektir. 

Bunun için trajediyi besleyen sorunların kendi sınırlarını çiğneyecek şekilde yayılmasını ve kalıcı hale gelmesini sağlayacak rolleri kabul etmemeli, bu sorunların geriletilmesi için mümkün olan en fazla ilişki tarafından kabul edilebilecek rolleri tanımlamaya çalışmalı ve bunu ilgilileri ile müzakere etmelidir. 

Bireysel silahsızlanma için adımlar atmak, dindar uygulamaları desteklememek, petrolden bağımsız bir ekonomi kurmak, kendi üzerinden petrol ve gaz geçişlerine sınırlama getirmek, kalıcı yoğun ulaşım için iç bağlantıları geliştirilmiş olmak koşuluyla komşularla demiryolu ağını genişletmek, sınırları dahilinde uyuşturucu trafiğini durdurmak, komşularla su paylaşımını artırmak ve suyu etkin kullanacak yöntemleri yaygınlaştırmak, tarihsel arabulucu rollerine geri dönmek, ordunun dışarıdan silahlanmasını durdurmak, NATO askeri operasyonlarından çekilmek, İncirlik üssünün kapatılmasını gündeme getirmek ilk ağızda sayabileceklerimiz…  

Ve elbette fazla zaman kaybetmeden, ordu, emniyet ve adalet kurumları başta olmak üzere, hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki Kürtlerin aidiyet hissedebilecekleri bir birlikteliği inşa etmek...