Egemen sınıfların ideolojik bunalımının derinleştiği, egemen ideolojinin toplumsal yapıştırma/yatıştırma işlevini göremez olduğu dönemlerde, dünyayı farklı yorumlayan çeşitli alt ideolojiler etkinliklerini arttırırlar. Böyle dönemlerde tüm yerleşik değerlerin sorgulanıp yeniden yorumlanması olağandır. Neyin “beyaz” neyin “siyah” olduğu konusunda bile uzlaşabilmek karşıt toplumsal kesimler açısından imkansız hale gelir. Egemen ideolojinin, onun yapıştırıcı gücünün krize girdiği, dünyaya, hayata bakıp, gördüklerini taban tabana zıt anlamlandıranların arttığı bu altüst oluş dönemleri, “kutuplaşmış” toplumsal ruh hallerine yol açar. Ancak aynı ideolojik kriz dönemleri, hayatı cehenneme çevirmek isteyenler kadar onu daha yaşanılası kılmak isteyenlere de tarihsel olanaklar sunar.

Sınıf mücadelesi tüm renkleri yıkayan ışıktır

Türkiye’de yakın zamana kadar resmi/egemen ideoloji olan Kemalist korporatizm, toplumsal yapıştırma işlevini başarıyla yerine getiremedi. Bu nedenle ülkemizde devlet, halka karşı darbeler, katliamlar, sürgünler hatta soykırımlar yaparak baskı aygıtlarını acımasızca kullandı. Kemalizm, daha çok “büyük bürokrasi”nin şekillendirdiği bir ideoloji olsa da, onların elleriyle besleyip büyüttüğü burjuvazi, bu ideolojinin şemsiyesi altında sınıfsal sömürüsünü rakipsiz, keyfince sürdürebildi.

2000’li yıllara gelindiğinde, küresel kapitalizm ulus-devletlerin, ulusal sınır ve egemenlik haklarını bile anlamsızlaştırmıştı. Küresel iktidarın, ulusalcı bürokrasinin iktidar bloğunda hala egemen unsur olduğu bir devletle “iş tutması” olanaksızdı. Küresel koşullar, Türkiye’de iktidar bloğunun yeniden düzenlenmesini dayatıyordu. Ülke içinde ise, 2001 kriziyle doruğa çıkmış Türkiye halkının sınıfsal hoşnutsuzluk ve öfkesi, 2002 seçiminden önceki koalisyon hükümetini oluşturan üç partiyi (ANAP, DYP, MHP) baraj altına iterek, parlamento dışında bıraktı. Halk, Kemalizm’den farklı bir ideoloji ve baraj altında kalan diğer burjuva partilerinden daha farklı bir toplumsal sözleşme vaat eden AKP’yi tek başına iktidar yaptı. AKP, Bir eski bakanının deyişiyle “Ağzında bir pipet, farklı toplumsal kesimlerin duygularını soğururken”, esas sınıfsal işlevini yani, iktidar blokundaki güç dengelerini, TÜSİAD üyesi Aydın Doğan’ın deyişiyle “gecekondu iş adamları” lehine yeniden düzenlemeye koyuldu.

Erdoğan, cumhuriyet tarihinin 2. büyük kaynak yağmasında kimlerin temsilcisi olduğunu hiç gizlemedi, hatta 17-25 Aralık’ta bu yağmadan önemli pay aldığının kanıtlarını gördük, dinledik. Erdoğan, “tape”lerden öğrendiğimiz kadarıyla “millete tecavüz” planları yapan, kendisine ilanı aşk edip savunma ihalelerini kapan, dereleri, dağları, şehirleri hoyratça yağmalayan bu sermaye kesimiyle kader birliği yapıyor. Böylesine sınırsız, yoz, saldırgan, küstah bir burjuva sınıf fraksiyonunun temsilcisi iseniz, sağduyulu, empatik, demokratik olamazsınız, sizin için beyaz olan halk için siyahtır. Erdoğan, şürekası ve şimdilik emrinde olan AKP bu nedenle gerçeklerden uzaklaşıyor, bu nedenle otoriterleşiyor, yalana, şiddet ve savaşa doymuyor. Uluslararası alanda hızla yalnızlaşıyor.

Yazılı ve görsel medyada son bir kaç ayda olanlara bakarsak, Eski rejimin önde gelen ideolojik seferberlik aleti, provokasyon aparatı Hürriyet gazetesi, yeni rejimde, bir iktidar milletvekili öncülüğünde basılıyor, 7 Haziran seçimleri öncesi “Demirtaş’ı parlattığı” için “terör örgütü propagandası”yla suçlanıyor. Bu suçlamaları en gürültülü şekilde yapan ise, iktidar yanlısı bir medya grubu. Görünürde yazılı, görsel basın üzerinden yürüyen bu mücadele, iktidar bloku içindeki egemenlik mücadelesinin bir yansıması. Hürriyet’in iç içe olduğu büyük burjuvazi veya TÜSİAD bir yanda, TÜSİAD üyesi büyük burjuvaların eski rejimde kolayca aldıkları devlet teşvik, kredi ve ihalelerinin şimdiki kazananları olan “gecekondu iş adamları” ve medyaları diğer yanda.

7 Haziran sonrasında, büyük burjuvazi ve tüm ideologları, AKP-CHP koalisyonu ile, iktidardaki temsil krizlerini bir ölçüde çözüp, yağma savaşında “gecekondu iş adamlarına” karşı bir mevzi kazanma arayışındaydılar. Bu “çözüm” 1 Kasım seçimleri ile ellerinden alınınca yeni bir sayfa açmaktan söz etmeye başladılar.  Ertuğrul Özkök’ün 1 Kasım seçim gecesi “Bir çizgi çekelim geride kalanlara bakmayalım” çağrısı da büyük burjuvazi adına iktidara yapılmış anlamlı bir çağrı olarak anlaşılabilir.

Daha çok, özgün İslam yorumu, eğitim kurumları ve bürokrasi içindeki “paralel” örgütlenmesi ile tartışılan “Cemaat”in, iktidarı korkutan yanının büyük bir sermaye cemaati olması olduğunu, Bank Asya, İpek Koza, Boydak vb. Holdinglere ve bunlara bağlı medya kuruluşlarına yapılan hukuksuz operasyonlarla daha da iyi anladık. “Paralel yapı” operasyonunun gerçekte, büyük burjuvazi ile ittifak kurmuş olan milliyetçi neoliberal yorumlu bir İslami ideolojiye sahip güçlü bir burjuva fraksiyonunun, iktidar bloğundan tasfiye operasyonu olduğu söylenebilir.

“Kart Kürt” ten “Kürt kartı” na

Kürdistan’da 30 yıldır süren savaş etnik temelli bir savaştır. Ancak bu savaşın iktidar bloku içindeki ve iktidar bloku ile halk arasındaki sınıf mücadelesi ile doğrudan ilişkisi vardır. Kürt özgürlük hareketi ile devlet arasındaki savaş, ezelden beri halkın demokratik mücadelesini bastırmak, iç savaş baskısı ile ülkeyi daha kolay yönetmek için kullanılmıştır. “Çözüm süreci”nin dondurulmasının, 8 Haziran’da savaş başlatılmasının, toplu katliamlar yapılmasının en önemli nedeni, ülkenin kaynaklarını yağmalama mücadelesinde rakipsiz olmak isteyen türedi AKP burjuvazisinin, cumhuriyetin ayrıcalıklı büyük burjuvazisiyle, iktidar blokundaki gücünü zayıflatacak bir  koalisyona girmek istememesidir. AKP’nin CHP, MHP veya HDP ile koalisyon kurması, yani büyük burjuvazinin koalisyon yoluyla da olsa temsil krizini hafifletmesi, büyük burjuvazi karşısında henüz kendisine güvenecek kadar semirmemiş “gecekondu” burjuvazisini korkutmuştur. 1 Kasım seçim sonuçları, sözünü ettiğim burjuva fraksiyonuna iktidar blokundaki eğreti egemenliğini sürdürme olanağını vermiştir. Bu burjuva fraksiyonunun “yağma sırası bizde” iştahını, Erdoğan’ın ağzından TÜSİAD toplantılarında “İstanbul sermayesi”ne yapılan, haddini bil! Anadolu sermayesine yer aç! uyarılarıyla çok iyi biliyoruz. Bu anlamda 8 Haziranda başlatılan savaş, sürmekte olan sınıfsal savaşta, en azgın, arsız, açgözlü burjuva fraksiyonunun iktidar bloğundaki egemenliğini kaybetmemek ya da zayıflatmamak amacıyla “Kürt kartı”nı kullanmasıdır. 1 Kasım seçim sonuçları, geçmişte olduğu gibi bu “kartın” her şeye rağmen iktidarda kalmak için işe yarayabileceğini göstermiştir. Şimdi sıra, Başbakan’ın TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi’nde 2 Kasım’da yaptığı konuşmasının satır aralarında vurgulandığı gibi büyük burjuvaziyle “haddini bilmesi” kaydıyla “tokalaşmak”tadır.  

PKK, çatışmasızlığı bitirerek Erdoğan’ın ihtiyacı olan kaosun yaratılmasına katkıda bulundu, tam da onun yapmasını istediği şeyi yaptı. Erdoğan ve adamları kaostan bir iktidar çıkarmaları için 7 Haziran ruhunun katledilmesi gerektiğini biliyorlardı ve bunun için başta Suruç ve Ankara’da ellerinden geleni artlarına koymadılar. Zaten “Çözüm süreci” sürerken de rejim hızla otoriterleşiyordu, Kürt siyasal hareketi, Kürt sorunu’nun çözümünün bu antidemokratik gidişattan  etkilenmeyeceği umudunu canlı tutmaya çalıştı. Şimdi görüyoruz ki “çözüm süreci” iktidardakiler için her şeye rağmen iktidarlarını sürdürmek için kullanabilecekleri bir “kart”. Bu nedenle defalarca masalar kuruldu, masalar devrildi. Artık açıkça ortaya çıkmıştır ki, halkların demokratik katılımıyla yürütülmeyen, İmralı’ya, Kandil’e, Erdoğan’a hapsolmuş bir süreç “çözüm” getirmiyor.  HDP’nin 7 Haziran’la etnik kimlik vurgusunu hafifletip evrensel değerleri savunan bir parti olmaya bir adım daha yaklaşmasıyla oluşan halklar arası dayanışma atmosferi, gerçek çözüm sürecidir. Bu zor ama isteyenin istediği zaman deviremeyeceği süreci geliştirip güçlendirmek gerekiyordu. PKK, seçim sonrası, her şeye rağmen çatışmasızlık sürecini sürdüreceğini ilan etmek, “siyasetin konuşmasına” yol açmak yerine, AKP’nin savaş davetine icabet ederek halkların büyük emekle yarattığı bu gerçek çözüm sürecine zarar verdi. Bu nedenle 1 Kasım’da kaybedilen yalnızca 3 puan değildir, ondan çok daha önemli bir toplumsal kazanımda geriye gidilmiştir. 7 Haziran’la,farklılıklarımızı düşmanlaştırmadan kabullenmenin ve asıl önemlisi Kürt, Ermeni, Laz, Türk... olmanın ötesindeki çok daha öncelikli, sınıfsal, kültürel, ideolojik, estetik vb. ortaklıklarımızı geliştirip güçlendirmenin, eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış gibi evrensel değerleri birlikte dayanışarak savunmanın yolu açılmıştı, 1 Kasım sonrasında bu yolda ilerlemek en azından şimdilik biraz daha zor.

İki yıl süren çatışmasız süreç, devletin Kürtlerin kimlikleri, kültürel demokratik haklarını tanıma yönündeki vaatleri ve 7 Haziran seçimlerinde etnik kimlikler ötesinde sınıfsal, demokratik taleplerle Kürt Türk geniş bir halk kesiminin bir araya gelmesi, etnik temelli ayrışmayı törpülemiş, geçmişte yaşanılan travmalarla aramıza bir mesafe koyabilme ve geçmiş üzerine düşünüp yaralarımızı onarmak, daha iyi bir gelecek için umut beslemek olanağının kapısını aralamıştı. Kısaca buna toplumdaki “duygusal bölünme”nin azalması diyebiliriz. Son aylarda yaşanılanlar, bu bölünmeyi tekrar derinleştirdi ancak eskiye dönmemiz imkansız. Bu geri dönüşsüzlüğün temel nedeni kesinlikle AKP’nin “çözüm süreci” değil, HDP’nin 7 Haziran seçim başarısının simgelediği “halkların çözüm süreci”dir. Sosyalist ve demokratların sahip çıkıp geliştirmesi gereken süreç bu olmalıdır.