Batı burjuvazisi, ulus devletleri kurma yolunda başlattığı iç savaşları 19yy. sonlarında bitirerek, erken kapitalizmin bu sınıfa verdiği önemli görevi yani ulusal birlikleri oluşturma görevini yerine getirdi. Devlet yetiştirmesi, kişiliksiz Türkiye burjuvazisi ise, pek çok burjuva demokratik görevi olduğu gibi “iç savaşı bitirme” görevini de, “büyük bürokrasi”nin militarizmine havale etti. Türkiye halkları, 21.yy’ın kapitalist Türkiye’sinde, “ulusal sorun”u, kanlı bir iç savaş biçiminde yaşamakta.

“Kürt sorunu”nun iç savaşa dönüşmesinin  en önemli nedeni, tarihsel olarak çok kritik bir döneme girmiş olan iktidar blokundaki iç hesaplaşmada “ulusal sorun”un bir araç olarak kullanılmasıdır. AKP’nin dayandığı burjuva fraksiyonunun iktidar blokundaki egemenliğini sağlayıp sağlamlaştıracak rejim değişikliğinin son ve en önemli adımı olan yeni anayasa ve onunla doğrudan ilişkili olan başkanlık sistemi, iç savaş ortamında halka dayatılmak istenmekte. Dehşet politikalarıyla, Haziran coşkusunu Kasım hüznüne dönüştüren AKP, benzer politikalarla, “çözüm süreci”nden kanlı bir iç savaş çıkarmaya çalışıyor. İktidarını, şiddet politikalarıyla ancak sürdürebilen, savaş ve gerilim bağımlısı haline gelmiş AKP’nin bu bağımlılıktan kurtulabilmesi çok zor, en azından çok zaman alacak.   

Kürt illerinde “ev ev” sürdürülen savaşın gerekçesinin hendekler veya özyönetim ilanları olmadığı açık. “Hendekler”, “özyönetim” vb. iktidarın, savaş ve dehşet politikalarını haklı gösterme çabasında kullandığı malzemeler. Ancak PKK’nin yanlış politikalarının da, AKP’nin işini kolaylaştırdığı açıktır. Kürt illerinde yaşanan kirli savaş bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki, PKK’nin, HDP’nin “Türkiyeli” kimliğini sarsıp örseleyen politikalarını eleştirmek, kolayca devletin, ezen ulus şövenizmi kokan milliyetçi söylemine bulaşmak veya devletin kirli savaşına bahane üretmek anlamına gelebilir. Bu nedenle, kirli bir iç savaşın yakıcılığını yaşadığımız bu günlerde, ulusal şovenizmden arınmış enternasyonalist bir tutumun ne olduğunu tartışmak, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı tekrar hatırlamak büyük bir önem taşıyor.

Etnik Kimlik herhangi bir kimlik değildir

Kimlik siyasetinin ön plana geçtiği 21.yy’da “ulusal sorun” daha çok ulusal/ etnik kimlik başlığı altında, kimliklerden bir kimlik olarak tartışılıyor. Ancak cinsel, dini, mezhepsel vb. kimlik mücadeleleri içinde ulusal kimlik mücadelesinin, daha özel bir yeri var. Ulusal kimlik veya kültürel haklar için verilen mücadelelere kolaylıkla, ulus devletin siyasal birliğini tehdit eden, ayrı bir yurt dolayısıyla toprak talebi de eklenebiliyor. Diğer kimlik mücadelelerinde ulus devletin toprak ve siyasal bütünlüğünü tehdit eden böylesi bir ayrılıkçı talebin ortaya çıkması çok daha düşük bir olasılık. T.C gibi, ulusal birliğini travmatik ve zayıf bir temel üzerine kurmuş, ezen ve ezilen ulusların olduğu ulus-devletlerde, etnik/ulusal kimlik mücadelesinin, ezen ulusun, ezilen ulusun ulusal kimliğini tanıması veya bazı kültürel hakların verilmesi mücadelesiyle sınırlı kalması olanaksız. Kürt ulusal hareketinin başlangıcından bu yana ayrılık ve ayrı bir ulusal devlet talebini gündeminden tamamen hiç düşürmemiş olması da bu gerçeği onaylamakta.

Ulusal Hareketler ve “Eleştirel destek”

Egemen ulus şovenizmine kapılarak antiemperyalizm bezemeli milliyetçi hatta ırkçı politikalara yönelen ulusalcı solun dışındaki Marksist solun önemli bir kısmının, Kürt ulusal hareketiyle ilişkileri hep ikircikli olmuştur. Güçlü bir işçi sınıfı hareketinin olmadığı, solun kitle tabanının zayıf olduğu bir ülkede sosyalistler, görece çok güçlü, kararlı, örgütlü bir halk desteği ve disiplinli bir askeri gücü olan Kürt ulusal hareketine, “yutulma” veya “dizayn edilme” kaygısıyla hep temkinli yaklaştılar. Kendini ötekinde kaybetme korkusunun beslediği bu temkinlilik, HDP ile sol söylemi daha da güçlenen Kürt siyasal hareketine, 7 Haziran seçimleri gibi önemli siyasal dönemeçlerde bile yeterli desteği vermemeleriyle sonuçlandı. 7 Haziran seçimlerinden günümüze yaşananlar, sosyalistlerin “sürekli devrim” ilkesinden vazgeçmeden, ilerici, devrimci, demokrat, emeğe, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir ulusal hareketle dayanışmalarının, en azından “eleştirel destek” vermelerinin önemini bir kez daha gösterdi.

Ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısında bir tutum almaları gereken Marksistlerin, tarafsız veya “3.yolcu” tutumları, kolaylıkla ezen ulusun burjuvazisine dolaylı destek anlamına gelebileceği gibi, ezen ulus işçi sınıfının, ezilen ulus işçi sınıfıyla güven ilişkilerini bozabilir. Bu nedenle, sosyalistler, feodal gericilikle mücadele eden, burjuva demokratik nitelikleri olan, halkın büyük bölümünün gönüllü olarak katıldığı, ulusal kurtuluş savaşlarına, ezilen ulusun tarafında katılırlar. Yaşadığı dönemde, İrlanda ve Polonya’nın ulusal kurtuluş mücadelelerini destekleyen K.Marks’ın, özellikle 1848’de Avrupa’daki devrimci yükselişten sonra Komünistlere tavsiyesi, burjuva demokratik taleplerin ötesine geçip , komünist idealleri kerteriz alan “sürekli devrim” ilkesinden vaz geçmeden, ulusal hareketlere destek vermeleridir. Kısaca Marks, ezilen ulusun ulusalcısı olmadan, komünist kalarak ulusal kurtuluş mücadelelerine destek vermeyi önerir. Özellikle ulusal kurtuluş mücadelesi, sizin de üyesi olduğunuz bir ezen ulusa karşı veriliyorsa, ezilen ulusun yanında olmak, komünist kimliğinin en önemli unsurlarından olan enternasyonalist olmanın, milliyetçilik, ulusal şövenizm gibi burjuva ideolojilerinden arınmış olmanın önemli bir göstergesi olacaktır.

20.yy’da, özellikle Çarlık Rusyası’nın Sovyetler Birliği’ne dönüşümü sürecinde uygulanan politikalar nedeniyle komünistler, “Ulusal Sorun” üzerine çok tartıştılar. Bu tartışmalar arasında en önemlilerinden biri de R. Luxemburg ile V.I. Lenin arasında geçendir. Luxemburg, Rus Sosyal Demokratları’nın Marksist Programlarını “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı benimsediği için, şu sözlerle kıyasıya eleştirdi: “Kendi kaderini tayin hakkını tanımak, ezilen ulusların burjuva milliyetçiliğini açıkça desteklemektir.” Luxemburg’a göre komünistler, genel olarak tüm ulusal baskı ve eşitsizliklere karşı oldukları için programlarında ayrıca bu konu için bir başlık açmalarına gerek yoktur. Lenin ise ısrarla “ezilen ulusun burjuvazisi baskıcı rejime karşı savaşıyorsa, biz her zaman, her durumda ve herkesten daha sağlam bir şekilde onları desteklemeliyiz.” der. Lenin, “Ezilen ulusun burjuvazisi, kendi burjuva milliyetçiliğini dayatırsa, buna karşı direniriz”  diyerek, verilecek desteğin koşulsuz olmadığını vurgular. Ezen ve ezilen ulusların milliyetçiliği karşısında alınması gereken tutumla ilgili önerisi ise şöyledir: “Biz ezen ulusun ulusal ayrıcalıkları ve şiddetine karşı savaşırken, ezilen ulusun ayrıcalık elde etme çabalarına da hiç bir şekilde göz yummayız.”

Komünistlerin, ezilen ulusun ayrı bir devlet, siyasal birlik oluşturma yani ayrılma hakkını kayıtsız şartsız savunmalarının en önemli nedeni, her iki ulusun halkları arasında ezen ezilen ulus ilişkisini sonlandırmak ve halkların karşılıklı güven ve gönüllü birliğinin yolunu açmaktır.