Nazi Almanya’sında yalnızca Hitler ve Adamları değil, Yahudiler başta olmak üzere komünistler, çingeneler, eşcinseller, deliler… gibi milyonlarca mağdur ve olup bitene farklı tutumlarla tanıklık eden sıradan, “normal” Almanlar vardı.

Faşizmin mağdurlarından biri olan Primo Levi, Auschwitz’de yaşadıklarını anlattığı çarpıcı otobiyografik yapıtlarıyla ünlenen bir İtalya Yahudisi. 1947’de yazdığı İlk kitabının adı “Bunlar da mı İnsan”. Levi, kitabına şu şiirle başlar:

Siz ki güven içindesiniz
Sıcak evlerinizde,
Siz ki akşam eve döndüğünüzde
Sıcak yemek ve dost çehreler buluyorsunuz:
Düşünün bir, bir insan mıdır
Çamurda çalışan
Huzur bilmeyen
Yarım ekmek için çırpınan
Bir ‘evet’ ya da bir ’hayır’la ölen kişi.
Düşünün bir, bir kadın mıdır,
Saçları, adı olmayan
Gözleri boş ve bağrı soğuk
Kışın bir kurbağa gibi.
Bunların olduğunu düşünün:
Sizlere yöneltiyorum bu sözleri.
Onları yüreğinize kazıyın
Evinizdeyken, yolda yürürken, Yatarken, kalkarken;
Çocuklarınıza yineleyin bu sözleri.
Yoksa, eviniz yıkılsın,
Hastalık dert olsun başınıza,
Çocuklarınız yüz çevirsin sizden.  

Levi, toplama kamplarındaki acı, işkence ve katliamları yaşamış, tanık olmuş bir mağdur olarak, dışarıdakilere, sıcak evlerinin dışında yaşananlara gözlerini kapatanlara yöneltir sözlerini. Yaşatılan acılara, haksızlıklara, katliam ve insanlık suçlarına tanıklık etmeye çağırır insanları. Komşuları evlerinden alınıp götürülürken, “güvenli” evlerine kapananlara sitemkardır. Tanıklardan, “ötekilerin” acılarını anlamalarını, içlerinde hissetmelerini, yüreklerine kazımalarını, hiç unutmamalarını, unutturmamalarını ister. “Huzur bilmeyen”lerin acılarına yüz çevirenlere beddua eder, kırgın ve öfkelidir, Alman halkına hatta insanlığa olan inancını, umudunu yitirmiştir.

Levi’ye göre: “Kampların varlığını bilmeyen ya da kampları birer sanatoryum sanan tek bir Alman bile yoktu. Kampta bir akrabası ya da tanıdığı olmayan ya da en azından şu ya da bu kişinin oraya gönderilmiş olduğunu bilmeyen pek az Alman vardı. Almanların hepsi çok çeşitli biçimlerdeki Yahudi karşıtı barbarlıklara tanıklık etmişti; milyonlarca Alman, sinagogların yakılmasına ya da caddelerdeki çamurda diz çökmeye zorlanan kadın, erkek Yahudilerin aşağılanmasına kayıtsızlıkla, merakla, öfkeyle hatta kötücül bir sevinçle tanık olmuşlardı… Çeşitli bilgi olanaklarına karşın, Almanların büyük bir bölümü, bilmek istemediği, daha doğrusu bilmemeyi istediği için bilmiyordu. Devlet terörizminin, direnç gösterilmesi çok zor, çok güçlü bir silah olduğu doğrudur; ancak bir bütün olarak değerlendirildiğinde Alman halkının direnç göstermeye kalkışmadığı da doğrudur. Hitler’in Almanya’sında özel bir tutum yaygındı: Bilen konuşmuyor, bilmeyen sormuyor ve soru sorana yanıt verilmiyordu. Bu yolla, tipik Alman vatandaşı, bilgisizliğini ele geçirip, savunuyordu; bilgisizliği ona Nazizme olan bağlılığının yeterli bir haklı çıkarması olarak görülüyordu: Ağzını, gözlerini ve kulaklarını kapatarak, kapısının önünde olanları bilmediği, dolayısıyla suç ortağı olmadığı yanılsamasını kuruyordu kendine.”

Levi’nin yukarıda alıntıladığım yazdıklarından da anlaşıldığı gibi Alman halkı, Yahudi soykırımı sırasında iyi tanıklık edemedi. İyi tanıkların yokluğunda veya çok güçsüz olduklarında, kötüler sınır tanımazlar. Oysa, mağdurlar, kamplara, gaz odalarına, bodrum katlarına bile kapatılsalar, saldırganlarla baş başa değildirler. Ötekilerin, onlara yapılanları öğrendikleri zaman isyan edecek iyi insanların, yani iyi tanıkların, kurbanları anlayan, dayanma gücü veren, saldırganların kötülüğüne sınır koyan bakışlarını nereye sürüklenseler yanlarında götürürler. Belki de gaz odalarına girerken bile içlerinde bir kurtuluş umudu taşımalarının nedeni ya da dünyada hala iyi bir şeylerin kaldığına olan inançlarını yitirmemelerinin nedeni bu bakışlardır. Saldırganların yaptıkları kötülüğün sınırlarını belirleyen, iyi tanıkların, bakışları, sesleri, soluklarıyla, içeriye ne kadar sızabildikleridir. İyi tanıklık, yalnızca kötülüğü azaltmaz, kötülüğün ve kötülerin belleklere kazınmış anılarının geçmişe gömülmesini de kolaylaştırır, mağdurların yaralarına merhem olur, mağdurların öfke, kin, intikam duygularını hafifletip, toplumsal iyileşmeyi kolaylaştırır. Saldırganlar, mahzenlere kapanıp, toplama kampları kurup, şehirleri ablukaya alıp, kurbanlarıyla baş başa kalmaya çabalasalar da, gözlerini ve kulaklarını açmış, durmadan sorular sorarak, hakikat ve adalet çağıran iyi tanıkların, Surlardan içeri sızmalarını engelleyemezler. Zindanları, işkencehaneleri, toplama kamplarını, kuşatılmış şehirleri, zulümden kurtarıp ibret müzelerine dönüştürecek, iyi tanıklıkların bakışlarındaki iyileştirici güçtür. Tanıkların etkisini belirleyen, toplumsal mücadeledeki “iyiler”le “kötüler”in karşılıklı güç dengeleridir. Primo Levi, Nazi Almanya’sında tüm dengelerin faşist devletten yana olduğunu kabul eder ama yine de Alman halkının suçlu olduğunu ileri sürer:“Bilmek ve başkalarının bilmesini sağlamak, Nazizmden uzaklaşmanın bir biçimiydi (kaldı ki çok da tehlikeli değildi): bir bütün olarak Alman halkının buna başvurmadığını düşünüyor ve bu bilinçli görmezlikten gelme tutumundanötürü onu yüzde yüz suçlu buluyorum.”

Almanya Yahudisi olan Hannah Arendt, Nazilerin gazabından kurtulmak için 1933’te Fransa’ya kaçmak zorunda kalan önemli bir siyaset bilimci. Nazi Almanya’sında Yahudilerin gettolara ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Adolf Eichmann’ın, 1961 yılında Kudüs’te yapılan mahkemesiyle ilgili izlenim ve yorumlarını içeren “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı kitabında, belirli nesnel ve öznel koşulların etkisiyle kötülüğün nasıl sıradanlaşabileceğini anlatır. Arendt, Levi’den farklı olarak toplama kampları gerçeğini yaşamamıştı, bu nedenle belki, kötülüğe, “kötülere”, kötülüğü görmezden gelen kötü tanıklara, daha mesafeli bakabildi. Onun daha nesnel de denilebilecek bakışına göre, Yahudi soykırımının mimarlarından olan Adolf Eichmann, sadist bir canavardan ziyade, “normal, hatta korkutucu derecede normal bir insandı.” Gerçekte, üzerine düşünmemiz ve korkmamız gereken şey tam da bu “korkutucu normallik”tir. Soykırım ve katliamları yapanların ve bu insanlık suçlarını görmezlikten gelen, alkışlayan tanıkların, sıradan, normal insanlar olması, kötülüğü sıradanlaştıran en önemli etken olabilir. Bir başka deyişle insanı normal kılan, normalleştiren yani “norm”a uyduran her neyse, kötülüğü sıradanlaştıran da aynı şey olabilir. Arendt, “Eichmann, soykırım mekanizmasında ‘küçücük bir dişliydi’ sadece; iddia makamı ise Eichmann’ın aslında bu mekanizmanın motoru olduğunu keşfettiğine inanıyordu.” der. Ona göre, Eichmann, sadece emirleri yerine getiren, göze girip terfi etmekten başka bir şey düşünmeyen bir zavallıdır. Yahudilere yapılanların yalnızca bu adamın yaptığı kötülüklere indirgenmesi, “mekanizmanın” göz ardı edilmesi demektir. İnsanları insanlıktan çıkaran mekanizmanın anlaşılmaya çalışılması ve parçalanması gerekir. Arendt’e göre, “Üçüncü Reich koşulları altında sadece ‘istisnaların’ normal tepkiler göstermesi beklenebilirdi. Meseleye ilişkin bu basit hakikat, hakimlerin ne çözebildikleri ne de kaçabildikleri bir açmaza yol açıyordu.” Ancak sonuçta hakimler “mekanizmayı” değil, onun “korkunç derecede normalleştirdiği” sıradan bir adamı yargıladılar.                              

Arendt, sayıları az, etkileri sınırlı olsa da faşizme karşı direnen “istisnaları” görmezlikten gelemeyeceğimize işaret eder: “Siyasi bir bakış açısıyla ifade edecek olursak söz konusu (direniş)hikayeler(i), bu dehşet ortamında insanların çoğunun boyun eğeceğini, ama bazılarının eğmeyeceğini anlatır. Keza Naziler tarafından soykırım uygulamasının teklif edildiği ülkelerle ilgili hikaye, aynı şey daha başka yerlerde de olabilirdi der, ama her yerde olmadı (örneğin Bulgaristan). İnsani açıdan bakarsak bu gezegenin insanların yaşamasına uygun bir yer olarak kalması için bundan daha fazlası gerekmez.”

Arendt, insanlığa olan umudunu herşeye rağmen korur. “İstisna” olsa da herşeye rağmen direnenlerin, iyi tanıkların varlığı umudunu korumak için yeterli bir nedendir. Üçüncü Reich koşullarını aratmayan “Yeni Türkiye”nin, “Yahudilerinin” Kürtler olacağının açıkça ortaya çıktığı bu günlerde, “herşey” deki acı, kan ve hoyratlığa, “rağmen” deki umudu koruyarak direnebiliriz, “Batı”da veya “Doğu”da.