Post

Şiddetin Faili, Çocukların Katili Kim?

Şiddetin Faili, Çocukların Katili Kim?

Şanlıurfa ve Maraş saldırılarının üzerine ne büyük felaket dedik hep birlikte. Öldüren 14 yaşındaki bir çocuk, ölenler yaşıtı çocuklar. “İhmalkâr” babası tutuklandı, çocuk da hayatını kaybettiği için dosya kapandı. Adalet bakanımız kritik açıklamalarda bulundu nitekim. Bulduk mu sahiden suçluyu?

Televizyon, sosyal medya suçlunun peşine düştü aslında. Sordular, “çocukları diziler mi etkiliyor, çocukları oynadıkları oyunlar mı etkiliyor, oyun oynayan çocuğumu ne yapmalıyım?”. Ne berbat bir odak saptırma yöntemi! Orta sınıfın liberal sözcüleri, sorun yapısal olduğunda konuyu bireysel davranışlara indirger. Tıpkı AKP gibi. Sorunun nedenini, en görünür olandan seçip sıyrılıyorlar.

Urfa ve Maraş’ta yaşananları münferit bir olay veya “psikopat çocuklar” şeklinde yüzeysel, gerçekle bağı olmayan şekilde ele alamayız. Esas belirleyici zemini görmeli, AKP ve liberallerin toz kondurmadığı bu düzenin gerçek yüzünü anlatmalıyız. Bu felaketleri var eden bir temel var, o da kapitalizmin üretim ilişkileridir, emek-sermaye çelişkisidir. Çünkü kapitalist düzen bir üretim ağı yarattığı gibi toplumsal düzen de yaratır. Çocukları ise bu toplumsal düzen büyütür.

Bu toplumsal düzen ve aynı zamanda yıkım, neoliberal politikalarla hayata geçirildi. Kapitalizm, yüzyıllardır süren eşitsizlik ve sömürü ilişkilerini, neoliberal politikalarla yeniden örgütledi. Çünkü kâr krizi yaşıyordu; işçilere sosyal haklar vermek, sosyal devlet olmak “zarara” sokuyordu. Sermaye birikimi, neoliberalizm eliyle yeni kâr alanları (eğitim, sağlık, kamu kurumları) yaratarak hayatta kalmaya çalıştı ve günümüze geldi. 1980’li yıllar, tüm dünyada neoliberal politikalarla sermayenin dizginsiz saldırısının başladığı dönemdir. Devletin işleyişi kamusal ihtiyaçlardan çok piyasa mantığına göre yeniden düzenlendi. Türkiye’de de durum farklı olmadı, alkışlarla şirketleşmeye evet diyen Özal iktidarı, kamusal varlıkların sistematik biçimde tasfiye edildiği bir dönüşüm projesini başlattı. AKP ise bu düzenin sadık bir bekçisi olarak süreci hızlandırdı. Emekçi halkların tüm temel ihtiyaçları, başta eğitim ve sağlık olmak üzere bir pazar malına dönüştürüldü.

Neoliberal politikalar için özgürlük diyorlardı, “bırakınız yapsınlar” diyorlardı. O “bırakınız yapsınlar” politikası, yıllar boyu birikti ve bir eşitsizlik-güvencesizlik yapısı olarak emekçi halkların üzerine yerleşti. Emeğini satarak kıt kanaat yaşayanlar ve bizim hakkımızı çalarak zenginleşenler; bu iki sınıf arasındaki uçurum gittikçe derinleşti. Çaresizlik, yoksulluk, sahipsizlik; emekçilerin “kaderi” hâline geldi. İşte bizim yeni toplumsal düzenimiz.

Şiddet ve Suç Yapısaldır

Emek-sermaye çelişkisini, neoliberal politikalarla yaratılan yeni dünya düzenini anlamadan “suç” üzerine temelli bir tartışma yürütülemez. Fakat suç ve şiddet tüm bağlamından koparılıp sosyal medyada bir psikolog anlatımına kadar sıkıştırılmış hâlde.

Çocuklar ölüyor, 14 yaşında bir başka çocuğa katil deniyor, Gülistan’ın başına neler getirdikleri 6 yıl sonra ortaya çıkıyor. Yine en çok sorulan soru “bize ne oluyor”. Bize yeni bir şey olmuyor, zaten olan oldu, şimdi sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz.

AKP’nin, liberallerin propaganda araçları ne yazık ki güçlü, bu ikiyüzlü hayıflanmaları ve yüzeysel tartışmaları her eve sokuyorlar. Buna karşı “suç ve şiddet nereden doğuyor” sorusuna, bilimsel temelden gerçek yanıtları üretmeye devam edelim.

Kapitalizm emekçiler için istikrar değil belirsizlik üretir. Gelir istikrarlı değil, iş kalıcı değil, gelecek öngörülebilir değil. Neoliberal politikaların çürüttüğü, kamusal hizmetle bağı kopmuş devlet kurumları ise kimseye güven vermiyor. İnsanlar için kısa vadeli yaşam, mecburi bir plan.

Ağır sömürü koşulları altındayız: Türkiye’de üretilen toplam zenginliğin (katma değerin) sadece yüzde 36,9’u, milyonlarca emekçiye pay ediliyor. Buna karşılık, aynı zenginliğin yüzde 44,1 gibi devasa bir kısmı doğrudan sermaye birikimine ve patronların kasasına aktarılıyor. Yani toplumun büyük çoğunluğu pastanın üçte birine mahkûm edilirken, aslan payı dar bir sermaye grubuna gidiyor. Kendi ürettiği değere erişememek ve sistematik olarak uzak kalmak, nihayetinde o işçinin kendi emeğine yabancılaşmasını da doğurur. Yani insanın bizzat sermaye düzeni içinde bir nesneye dönüşmesini yaratır. İnsanlıktan çıkarılan, sadece bir maliyet kalemi olarak görülen yığınlar için toplumsal bağlar da zayıflar, kopar. Özne olma kapasitesinin zayıflaması, eleştirel düşünmeyi geri plana iterken daha tepkisel ve dürtüsel davranışların öne çıkmasına zemin hazırlar. Kendine yabancı, en yakınına yabancı, herhangi bir toplulukla hiçbir bağ hissetmeyen biri, bu düzenin yarattığı suçların bir parçası olabilir.

Emekçilerin çalışmaktan başka bir şeye vakitlerinin olmadığı bir zamandayız. Çalışmak, yemek yemek ve uyumak arasındaki döngüde yaşıyor milyonlar. Kapitalist sistem, kolektivizmi dağıtmak-yok etmek üzere de çalışır. Bu vakitsizlik tam da buna hizmet ediyor. Yalnız emekçiler baş kaldıramaz, yalnız emekçiler daha iyi çalıştırılır ve yalnız emekçiler daha az konuşurlar. Emekçiler ne kadar nesne hâline gelirse, ne kadar yarına dair umudu kalmazsa patronlar da o denli koltuklarında rahat otururlar. Aynı zamanda kolektivizm yoksa orman kanunu vardır. Dayanışmanın, sendikanın, partinin olmadığı yerde; sadece güçlünün zayıfı ezdiği, herkesin birbirine rakip olduğu “herkesin herkesle savaşı” kalır. Kapitalizm bu orman kanununu her gün yeniden üretir ve o ormanın içinde de en çocuklarımız kalıyor. Bu işleyiş, kapitalist sistemin var ettiği toplumsal düzenin temellerinden biridir.

Şiddet çoğu zaman münferit değildir; içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik düzen tarafından şekillendirilir. Kapitalist üretim ilişkileri de bu zemini belirler. İşçi sınıfının yaşadığı tüm ezilme biçimleri, kendi içinde büyük bir öfke yaratıyor. Fakat bu öfke örgütlü ve politik bir bilinçle buluşamıyor. “Bireysel patlama” diye anlatılmak istenen toplumsal sorunların altında, böylesi bir öfkenin yönsüz ve apolitik bir biçimde taşması vardır. 

Sistemin tüm yıkımı içindeki bu yönsüz öfkelerin ortaya çıkışı, yönetenleri koruyor ancak emekçileri daha fazla içe kapanmaya itiyor. Birlikte üretim yaptığı iş arkadaşına bile güvenmeyen, komşusunu evine davet etmekten korkan, daima şüpheli, zarar görmemek için bulunabileceği en küçük kolektiften bile kaçan insanlar ordusu oluşuyor. 

Kapitalizmin yürütücüsü iktidarlar, suç ve ceza sistemini de “bırakınız yapsınlar” şeklinde ele alıyor. AKP adalet ve hukuk sistemini ortadan kaldırdı. Emekçiler herhangi bir durumda adaletin kendilerinden yana olmayacağını çok iyi biliyorlar, suçun önünün bizzat iktidar eliyle açıldığını da.

Tüm bunlar işçi sınıfının tamamının üzerinde daimi bir basınca dönüşüyor. Yığınlar sömürü ilişkilerinin altında ezilirken ve bir makineden farksız yaşarken sınıf içinde biriken tüm basınç ve öfke toplumun en zayıf damarlarından dışarı çıkıyor. Bu yüzden okullarda yaşananlar, Maraş ve Urfa tesadüf değil. Kalem/silgi paylaşmak yerine birbirini öldüresiye döven, öldüren çocuklar tesadüf değil.

Şiddet yalnızca bireysel bir cinnet değildir. İçinde bulunduğumuz toplumsal yapının yarattığı çürümenin önemli bir sonucudur. Kurumlar çökerken, gelecek umudu yok edilirken bu çürüme sokağa, okula, evimizin içine kadar sızıyor.

Şiddeti aynı zamanda yapısal kökeninden de koparmamak gerekir. Asıl yıkıcı olan ve çürüten, her gün sessizce işleyen yapısal şiddettir. Bir çocuğu nitelikli eğitimden koparmak, bir genci geleceksizliğe hapsetmek, bir babayı asgari ücrete mahkûm etmek, çalışmaya ömrünü vermiş bir yaşlıyı muhtaç durumda bırakmak; sistemin uyguladığı en ağır şiddettir. Kapitalizmin bataklığı, her gün yaşadığımız ve “hayatımız” dediğimiz bir sarmaldır.

Kapitalist ekonomik düzen, evet dünyanın hâkimi. Fakat bu düzen kendi krizlerini üretmeye mahkûmdur. İşçi sınıfına daima belirsizlik üreten düzen, kendi krizlerinden de kolay kurtulamaz. Trump’ın bir sözüyle savaş çıkartıp sonra geri çekilmek zorunda kalması, “sarsılmaz” sanılan ABD kapitalizminin bile kendi krizinde boğulduğunun ispatıdır. “ABD hep kazanır” efsanesi bitmiş, ABD yenilebilir gerçekliği ortaya çıkmıştır. Bu da kapitalizmin mutlak istikrar içinde olamayacağını bize gösteriyor. Türkiye’de ise devlet kurumlarının neoliberal düzene göre işlediğini söyledik fakat bu işleyişin sonuçları AKP iktidarının kaldıramayacağı kadar büyüktür artık.

Bu durumda insanlığın yarınına dair umut var demektir. Yenilmez yıkılmaz, tökezlemez bir düzen yok karşımızda.

Eğer bu düzenin çocukları öldürdüğünü, kıtaları açlığa mahkûm ettiğini, dünyayı tükettiğini, ölümden ve sefaletten başka bir şey getirmediğini biliyorsak sosyalizmi anlatmaktan hiçbir yerde geri durmayalım. Eğer tüm bu yıkımın içinde kalmak, kapitalizmin bataklığında boğulmak istemiyorsak kolektivizmin uzattığı eli tutalım. Kolektivizm partidir, sendikadır; bulalım, tutalım, katılalım.

“Merhaba”larımızın çoğalması, hem umutsuzluğa hem de bu düzene karşı bir kalkandır.

Umudumuz daima ideallerimiz kadar cüretkâr olsun.


 

*Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri bu genel tablonun en derin ve süreklilik gösteren boyutlarından biridir. Cezasızlık ve sermaye düzeninin beslediği erkeklik şiddeti, ayrıca daha kapsamlı ve derinlikli bir tartışmayı gerektiriyor.



 

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Şiddetin Faili, Çocukların Katili Kim?

Post

Bir Mahkeme Kapısı Bu Kaçıncı Konkordato Hesabı?

Post

Rahatlığı Ne Zaman Unuttuk?

Post

Yoksulluk Paylaşılmaz

Post

Birliğimizle Güneşli Günler Gelecek

Post

Özneler ve Sonuçlar