Post

Öyle Bir 102 Yıl ki, 102 Farklı Biçimde Anlatılabilir

10 Eylül, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluş yıldönümü... 1920 yılının 10 Eylül’ünde küçük bir grup tarafından kuruldu TKP. Bu tarihin hemen öncesinde kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası ve sonrasında kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nı da bu tarihselliğe dahil etmek mümkün. Ama ben Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın o çalkantılı döneminde, dünya düzeninin yıkılıp yeniden kurulduğu, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin inşasının sürdüğü bir süreçte kurulan TKP üzerinden gideyim.

SSCB’yi kutup yıldızı gibi gören, uluslararası sosyalist harekete bağlı, enternasyonalist bir komünist parti diye tarif edelim kısaca. SSCB’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı’na destek veriyor olması, bir süreliğine de olsa ileride CHP’yi kuracak kadroların TKP’nin varlığına göz yummasına sebep olur. Sadece 1921’in başına, 28 Ocak gecesine kadar... Batum’a sürgün edilecekleri bahanesiyle derdest edilen 18 parti yöneticisi, Trabzon’a getirilir, Sürmene’den bir sandala bindirilir ve öldürülürler. Bu rezil cinayetlerin tüm ayrıntılarını bilmemekle birlikte, olayın Nazım Hikmet’in şiirindeki gibi olmadığını artık biliyoruz.

KARADENİZ’DEKİ KATLİAMLA BAŞLAYAN KARANLIK

Öncelikle 15 kişi değillerdir, 18 kişidirler, en azından derdest edilip sözde sürgüne gönderilecek olanlar... Yine biliyoruz ki 14’ü o gece öldürülür. Zira büyük olasılıkla bunlardan dördü cumhuriyetin kurucu kadrolarının ajanlarıdır. Bunların üçünün adı bugün biliniyor, birinin kim olduğu konusunda tereddütler var. 15’ler değildirler, ki bunun sebebi yine çok üzücü bir başka hikayedir. Mustafa Suphi’nin hayat arkadaşı Maria Suphi, Yahya Kahya denen çete lideri tarafından alıkonulur işkence görür, tecavüze uğrar günlerce, ardından Trabzon’da bir eşrafa satıldığı iddia edilir. Maria Suphi’nin ne zaman ve nasıl öldüğü hala meçhuldur. En azından benim bildiğim kadarıyla böyle! Yani o gün Karadeniz’de 14 komünist öldürülür. Elleri ayakları bağlı biçimde denizde boğularak...
 
DENGELERİN KURBANI OLMAYI DA BİLDİLER

Belki o birkaç güne ilişkin olaylar silsilesini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önce demokrasi, laiklik ve özgürlükler açısından sakatlandığı anların ilklerinden biridir 28 Ocak gecesi. Yine o ölüme yolculuk sırasında geçtikleri her yerde halkın kışkırtılarak bu heyete saldırıların tezgahlanması da daha devlet kurulmadan provokasyon geleneğinin antrenmanları olarak görülebilir. Ve aynı zamanda bir yüzyıldır bu ülkenin bir kanseri haline gelen komünizm düşmanlığının... Artık SSCB’nin bir tepkisinden de çekinmesi gerekmemektedir Ankara’nın, zira uluslararası dengeler sebebiyle SSCB kurulacak olan genç Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türkiye Cumhuriyeti de SSCB’ye muhtaçtır bir ölçüde... Bu olay konjonktürün gölgesinde Karadeniz’in sularına gömülüp unutulur.

ANTİKOMÜNİZM OBSESYONUYLA DOĞAN EFSANE

Türkiye Komünist Partisi, bu katliama rağmen ayakta kalır. Uluslararası dayanışmanın sayesinde biraz da... Zira her zaman tevkifatlar ve işkencelerle sınanan bir grup aydın, asker ve çoğu azınlıklardan oluşan esnaf ve emekçilerden oluşan dar bir örgüt olarak mücadeleye devam eder uzun süre. Dar bir örgüttür, ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin korkulu rüyasıdır her zaman. Tek parti döneminde de bu böyledir, çok partili sisteme geçildikten sonra da! Biraz da bu antikomünizmin hurafeleri sebebiyle, bu aydın ve azınlıklardan oluşan küçük siyasi oluşum, cürmünün kat be katı bir efsaneye dönüşür. Bunda dünyaca tanınan aydınların partiyle olan bağları ve hem Batı hem de Sosyalist Blok’ta belli bir tanınırlığın olması da bir etkendir tabii. Sadece birkaç isim sayalım, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Abidin Dino, Vedat Türkali... Parti üyesi olmasa da parti çevresi diyeceğimiz sanatçı ve aydın sayısı ise çok daha fazladır.

KONJONKTÜREL DALGALARLA SÜRÜKLENMEK

Uzun bir süre TKP’nin gündemini meşgul eden, ayrışmalara sebep olan meseleler Türkiye ile ilgili saptamalar, programatik ayrılıklar değil de Komintern’in gündemi olur. TKP içindeki bir avuç komünist Troçkizm’i tartışır, ayrışır önce... Ardından Çin Devrimi sonrası ayrışma konusu Maoizm olur. Arada irili ufaklı pek çok tartışma daha... Stalin döneminin getirdiği sorunlar ve benzerleri... Bu süreçte de hala parti çok dar bir kadroya ve sempatizan ağına sahiptir.

1961 Anayasası sonrasında oluşan görece özgürlük ortamında gerek derneklerle gerekse Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kuruluş sürecindeki etkisiyle, TKP başka bir aşamaya geçti diyebiliriz. Zaten TİP’i kuranların bir kısmı TKP üyeleridir. TİP’in ilk yıllarını TKP’nin legal hali diye tasvir etmek çok büyük abartı sayılmaz. Aynı şekilde, sendikal hareketin güçlenmesi ve Türkiye’de sanayinin gelişmesi ve şehirleşme TKP açısından nesnel koşulların bir ölçüde de olsa elverişli olmasını getirir.

ATILIM DÖNEMİ VE PARTİ İÇİ OTOKRASİ

Ancak, TKP’nin kitleselleşmesi için 1970’leri beklemek gerekecektir. Bu atılım döneminin temelini tabii ki nesnel koşullar belirler, ama aynı zamanda partinin reorganizasyonu da hiç azımsanmayacak gibidir. Bugün Stalin nasıl acımasızca eleştiriliyorsa, Türkiye’nin sosyalist entelijansiyasının bir o kadar acımasızca eleştirdiği ve pek çok konuda da haklı olduğu bir isim olan İsmail Bilen’in parti sekreterliği döneminde, TKP hızlı bir derleniş ve kitleselleşme yaşar. Kitleselleşmeyle kastım milyonlar değildir ama çok rahat 500 bin kişilik bir etki ağına ulaşır. Bu sayılar çok şaibelidir ama Devrimci Yol ile birlikte Türkiye sosyalist hareketinin en güçlü iki oluşumundan biridir TKP. Konuya işçi sınıfı partisi açısından bakarsak eğer ülkedeki sınıf mücadelesinin rakipsiz örgütüdür. Bu tam anlamıyla bir işçi sınıfı partisi olduğu anlamına gelmese de o yolda ilerlemektedir artık.
 
KİTLESEL BİR SINIF PARTİSİ YOLUNDAYKEN...

Bu tarihsel süreçte yan örgütlenmelerle ve sendikal faaliyetlerle, TKP’nin gerek üye sayısı gerekse etki çemberleri çok hızlı bir biçimde artış gösterir. DİSK’teki etkinliği, özellikle bazı sendikalardaki gücü çok ciddi noktalara gelir. Kemal Türkler gibi bir sendika liderini kendi bünyesinden çıkarabilir. (Bu noktadan sonra artık –di’li geçmiş kullanabilirim, zira ben de o oluşumun bir parçası olarak liseli örgütlenmesinde yer alarak tanıştım TKP ile...).

1970’lerin sonlarında partinin günlük gazetesi Politika bugünkü sol basınla kıyaslandığında yüksek bir tiraja ulaştı. ‘Bizim Radyo’ zaten 1958’den beri yayındaydı. TKP’nin 1970 yılındaki parti programı da daha geniş kitlelere ulaşmak için güçlü bir yol haritası verdi. Sendikal örgütlenmede hızlı bir atılımı, gençlik çalışması takip etti. Zaten aydınlar arasında güçlü bir etkisi vardı.

Bu atılım süreci çok daha güçlü olabilirdi ama iki temel yapısal sorun vardı. Bunlardan ilki uluslararası konjonktürden doğrudan doğruya etkilenme, diğeri ise yönetici kadronun bir bölümünün yurtdışında olmasıydı. Her ikisi de özellikle 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra çok daha büyük bir sıkıntı oluşturacaktı. Buna bir de genel sekreter ve merkez komitesinin aşırı otoriter yönetim anlayışını eklemek gerekir. Bu genişleme sürecinde bir avantajken (ne yazık ki böyle olmak durumundaydı) darbeden sonrasında avantajları kadar dezavantajları da beraberinde getirdi.
 
SOSYALİST SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜYLE GELEN DAĞILMA

Uluslararası konjonktürden doğrudan etkilenme kitleselleşen bir partinin programatik faaliyetlerinde sorunlar yaratıyordu. Söz gelimi Afganistan iç savaşı sürecindeki tutum, ciddi kafa karışıklarına yol açıyordu. Yine SSCB’nin sorunlarının Türkiye’nin sorunlarının önünde görülmesi gibi bir yaklaşım vardı. Bu ülke içinde sosyalistlerin birlikte hareket etmelerini engelleyen, bazı durumlarda ciddi ayrışmalara neden olan bir sorundu. Bu noktada yurtdışından yönetilen bir parti olmak çok büyük bir handikaptı. Söz gelimi Maocular ile mücadele partinin temel meselelerinden biri haline gelmişti. Yine ülke sorunlarına yönelik somut meseleler programatik olarak dikkate alınırken, Soğuk Savaş meseleleri bazen bu sorunların önüne geçebiliyordu. Partinin yönetici kadrolarının yurtdışında olması ülke sorunlarını algılamalarına, örgüt içindeki sorunlara doğru çözümleri geliştirmelerine engel oluşturuyordu. 1. Milliyetçi Cephe ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde yaşanan devlet terörü ve provokasyonlarla işler iyice kızışırken TKP gücünden bir şey yitirmedi. Askeri darbe beklenmedik bir şey değildi, ama Türkiye’deki sosyalist hareketleri ezdi geçti. Devrimci Yol ile kıyaslandığında, TKP çok daha az yara almıştı darbe sonrasında ama artık tüm kitlesel bağları kesilmişti. Örgütün yeniden toparlanması için en az beş yıl beklemek gerekecekti.

1983 yılında TKP’nin Sesi’nin yayına başlaması yurtiçi örgütlerin toparlanmasında bir ölçüde etkili oldu. Ama artık bir aydın, öğrenci, gençlik hareketi gibiydi daha çok. İşçi sınıfında belli sendikalarda hala bir güç vardı ama eskisine kıyasla devede kulak. İleri, Atılım, Yol ve Amaç ile Yeni Çağ gibi yayınlar gizlice basılıp dağıtılıyordu.  
 
ÖNGÖRÜSÜZLÜKLERİN SONUCUNDA LİKİDASYON

Lise, üniversite ve mahalle çalışmaları bir şekilde sürmeye devam etti. 80’li yıllarda en faal grup yine TKP’ydi denebilir. 90’larda ise üniversitelerde eski siyasi yapılar ağır ağır da olsa toparlanmaya başlamıştı. Tam da o sırada SSCB ve Sosyalist Blok da çatırdıyordu. Belki de TKP’nin sonunu getiren en temel gelişme bu süreç oldu. Biraz önce sözünü ettiğim ‘fazlasıyla uluslararası konjonktürün etkisine açık olma’ sendromunun semptomları çok hızlı oldu. Hatırladığım kadarıyla, sorgusuz sualsiz glasnost ve perestroykayı savunan komünist partilerin başında TKP ve Macaristan komünistleri yer alıyordu. Partinin legal yayın organları ‘Yeni Açılım’ ve ‘Dünyaya Bakış’ta Yuri Krasin’in ‘devletin sönümlendirilmesi’ (o kısmı beni de çok heyecanlandırmıştı, anarşist esintiler taşıyordu ama sonucu bambaşka oldu) ve benzeri tezleri amentü gibi kabul görmeye başlamıştı. Bu sırada TKP yönetimi yeniden oluşturulmuş, merkez komite ve politbüro tümüyle bu sürecin destekçisi olmuştu. Yine bu süreçte TİP ile birlik görüşmeleri sürüyordu. TİP, TKP’ye göre örgütlülük açısından çok zayıf olmasına karşın görüşmeler eşitlik ilkesi üzerine şekillendirildi ve uzun toplantıların ardından sonunda Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) kuruldu. Bu süreç, aynı zamanda Türkiye’de ‘141. ve 142. maddelere’ karşı bir mücadele süreciydi. Kutlu-Sargın davaları da bu mücadelenin simgesiydi. O dönem iktidarda ANAP vardı ve sonuçta iktidar da bu maddeleri kaldırmak istiyordu. Aslına bakarsanız, derin devletin tüm direnişine karşı TBKP’nin mücadelesi süreci hızlandırmış oldu.

OLGUNLAŞMAMIŞ BİR BİRLİK ARAYIŞI

Peki sonra nasıl oldu da TBKP kendi kendini kapattı? Bu sürecin bire bir içinde yer alan biri olarak söyleyeyim, bir yanı doğru bir karardı, yani bir birleşik sosyalist parti kurulmasının yolunu açmak açısından doğru bir girişimdi. Ancak ön hazırlıkları ve ileriye yönelik vizyoner ve yapıcı bir yol haritası olmaması bu kendi kendini kapatmayı resmen bir likidasyona dönüştürdü. Parti yönecilerinin bir bölümünün ‘sol liberal’ hatta liberal fikirlere kapılması ayrı bir dertti.

TBKP’nin feshinden sonra önce Sosyalist Birlik Partisi, ardından Birleşik Sosyalist Parti girişimleri yaşandı. Tartışmalar, eski hastalıkların nüksetmesi, bir de sosyalist sistemin çöküşüyle çok ciddi bir kan kaybı yaşandı. Ve ardından Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), belirli bir aydın çevrede bir umut ışığı olarak doğdu. Daha doğrusu öyle bir atmosfer oluştu, oysaki daha kuruluş aşamasında Devrimci Yol, TİP, TKP ve Kurtuluş çevreleri arasında sorunlar yaşanmaya başlamıştı bile... Seçimlere büyük umutlarla giren ve ‘aşk ve devrim’ formülasyonuyla bir süre gündemde kalan ÖDP, sandıkta büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.

Sürecin gerisini uzatmayayım, TKP geleneğinden bugüne kalan pek çok şey var, ama bu tarihsel mirası sahiplenenlerin pek çoğu geçmişin hizipleri... Söz gelimi Sosyalist İktidar Partisi’nden (SİP) doğan üç parti TKP, TKH ve TİP... Bugün Sol Parti adını almış olan ÖDP, biraz TBKP’nin arayış dönemini çağrıştırıyor gibi, ama o kadar. İlginç olan Devrimci Yol geleneğinden gelenlerin ağırlıklı olduğu bir parti hala. TKP1920 de yine tarihsel TKP’yi sahiplendiğini iddia eden bir parti, onlar da bir hizibin, 10 Eylülcüler’in uzantısı...
 
MİRASYEDİLİK GELENEK DEĞİLDİR

Şunu söyleyebilirim, bugün TKP ve ona bağlı İLD, İGD, İKD ve yayın organlarının adına sahip çıkan partiler ne örgütlülük, ne tarihsellik, ne stratejik açıdan tarihsel TKP’nin bir devamı olarak algılanamaz. Bir grup aydın, akademisyen ve öğrenciden oluşan TKP sayısal olarak en güçlüleri, ama bu sayısal üstünlük sadece 1 Mayıs kortejlerinde bir önem taşıyacak kadar. HTKP’den kopan Türkiye Komünist Hareketi (TKH), işçi sınıfına yönelik çok cüzi faaliyet içinde bulunan bir gençlik örgütü gibi... TİP biraz farklı, özellikle son bir yıldır halk nezdinde az da olsa bir karşılık bulur gibi, bunun en temel sebebi HDP ile kurduğu ilişki ve bu sayede girdiği parlamentonun olanaklarını efektif biçimde kullanıyor olması. Ancak programatik ve ideolojik açıdan ne tarihsel TİP ile ne de tarihsel TKP ile kıyaslanması mümkün değil.

TKP1920’nin kadrolarının bir bölümü gerçekten de tarihsel TKP’den gelme, ama onun bir hizibinden, İsmail Bilen dönemine özlem duyan bir ekip diyelim.

Bugünden biraz geriye döneceğim şimdi... Ve tarihsel TKP’nin tarihinde bir zaman yolculuğuna çıkacağım. Nabi Yağcı’nın genel sekreter olduğu dönem, SSCB’de Mihail Gorbaçov ne yaptıysa ona eşdeğer, yani yeniden yapılanma ve açıklık yerine Türkiye sosyalist geleneğini likide etmek diyeyim. İsmail Bilen dönemi bir atılım ama aynı zamanda parti içi demokrasinin yok edildiği, pek çok komüniste büyük haksızlıklar yapılan, bir nevi despotik yönetim dönemi. Ondan öncesi siyaset tarihi açısından önemli, etkinlik açısından zayıf bir dönem olduğundan çok girmeyeceğim ama merak edenler için onlarca kaynak var. O dönemlerden bazı isimleri telaffuz etmek partinin aydın kadroları hakkında bilgi verir ve gerçekten de hemen hepsi bugün sosyalist entelijansiyaya göre çok daha donanımlı insanlardan oluşur: Şefik Hüsnü Değmer, Ali Fuat Baraner, Hikmet Kıvılcımlı, Zeki Baştımar, Mihri Belli ve daha niceleri, tabii ki Suat Derviş’i asla unutmamak gerek. Bu isimlerden de anlaşılacağı gibi aslında Türkiye’deki hemen her sol hareketin bir açıdan feyz aldığı bir damar bulunabilir.

BİR YA DA BİRKAÇ KİŞİDEN DİNLEMEKLE OLMAZ!

Son bir söz olsun, bu 102 yıllık tarihsel süreçte büyük haksızlıklar yaşatmış, bazı aydınları ve işçi liderlerini öğütmüş bir mekanizmayı da içinde barındırır TKP. Hikmet Kıvılcımlı’nın ağır hastayken bile TKP yönetiminin vetosu sebebiyle gerisin geri gönderildiği sosyalist ülkelerin sınır kapıları mesela... Salih Hacıoğlu’nun parti içi çekişmeler sonucunda bir kumpasla Sibirya’da sürgünde ölümü ve diğerleri…

Bu yazıyı yazma sebebim, 10 Eylül’ün yıldönümü... Zaten anma ve kutlamaları sevmem ama 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ardından 10 Eylül 1981’den itibaren pullarımızı eksik etmemiştik duvarlardan... Ama yıllardır 10 Eylül etkinliklerine katılmıyorum. Bir sebebi malum, kutlamaları yapanların o mirası temsil etmediklerini düşündüğüm için... Bir diğer sebep ise TBKP’nin fesih sürecinde o vizyonsuzluğun bir parçası olduğumdan olsa gerek bir suçluluk hissi!

Ve bir öneri... Kim TKP tarihiyle ilgili bir şey anlatırsa anlatsın, mutlaka bir sağlamasını yapın, mutlaka o dönemi yaşamış ne kadar bildiğiniz isim varsa onlara da bir sorun. Zira bu tarihi kavramak için o tarihi yaşamış olabildiğince çok kişiden dinlemeniz gerekir. Hep bir yanı sübjektiftir anlatılanların, yanlış bilgiler, yanılgılar, önyargılar ve çarpıtmalar içerme ihtimali yüksektir. Bir de Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın (TÜSTAV) arşivi var ki, pek çok bilgiye ulaşabilirsiniz. Mutlaka faydalanın.  

İlgili Yazılar

Post

Öyle Bir 102 Yıl ki, 102 Farklı Biçimde Anlatılabilir

Post

Farkındalıktan Bağlamsızlığa ‘Woke Kültürü’

Post

İttifak ve Güç Birlikleriyle Bir Atılımın Eşiğinde...

Post

Ataletten Sıyrılırken Bazen Fire Vermeyi de Bilmek Gerek!

Post

Rotaryen Kıvamında Sosyalistçilik de Olur Akademisyen Kulübünde Bolşevikçilik de!

Post

Gulaş Çorbası ile Kuru Fasulye Kıyaslanmaz ki!

Post

Türkü, Şiir, Aforizma, Deyim, Motto Falan Filan…

Post

Bir Şey Yapmalı da Nasıl Yapmalı?

Post

Birlikten Kuvvet Doğar da, İçselleştirirseniz Doğar!

Post

Bol İmzalı Basın Açıklaması mı, Hedef ve Saha Odaklı Eylemlilik mi?

Post

Farklı Örgütlenme Biçimlerinde Aynı Siyasi Hataları Tekrarlamak

Post

Çuvaldızı Kendimize Batıracak Cesareti Bulursak Demokratik Bir Cephenin de Yolu Açılmış Olacak