Post

Ekranların Küçük Dünyası

Kapının ardındaki sonsuzluğa bizi davet eden The Doctor, İkiz Güneşler'in ışığında evrenin sonsuzluğuna umutla bakan Luke Skywalker... Sinema sanatının her türü, her bir farklı biçimi bu eseri tüketene bir mesaj verme, bir çağrı yapma durumundadır. Buna kaygısı olmasa dahi, bir taraf olmayarak tarafını belli eder. Kendi hayatımızda sahip olamadığımız duyguları bu karakterler vasıtasıyla özümseriz. Kendi hayatımızda sahip olduğumuz sorunları da bu sahte insanların, kurgu karakterlerin sorunlarıyla örtbas ederiz.

Kimi zaman bu sanat janrı içerisinde üretilen eserler kendilerini günlük hayatın daha da içinde konumlandırır. Bize gösterilenler bir kum gezegeninde, milyonlarca ışık yılı uzaktaki farazi bir mekanda geçmez. Bir hastanede çok yetenekli, eli yüzü gereğinden fazla düzgün bir doktor; bir ofiste yürürken rüzgarlar estiren bir muhasebeci, bir polis karakolunda gülmekten çatlatan bir memur...

Dr. Gregory House'un maharetli ellerinde olduğumuz tedavi özendiricidir. Gerçeğe o kadar benzetilmiştir ki bir doktorda olması gerekenleri "Gregory House kıstasında" değerlendiririz. İş arkadaşlarımızın, bir Pam Beesly edasıyla, nahif olduğu kadar hazırcevap olduğunu da umarız. İdeal tasvirimize bu kadar yakın bir karakter elbette ki bizi cezbeder. Karşımızdakinden beklentimiz bir Joey Tribbiani karizması ama aynı zamanda yine bir Joey Tribbiani düzeyinde dostluktur.

Gördüğümüz o güzel ve her daim birbirinin yanında olan, üzülseler dahi önünde sonunda mutlu olmayı bilen o arkadaşlıklar hepimizin en azından bir anlığına dahi olsa hissetmek istediği sıcaklığı içinde barındırır. Sherlock ve Watson'un arasındaki kelimelere dökülemez bağ biliriz ki daim olacak, her ne olursa olsun.

Bunaltıcı dönemlerde yanıbaşımızda olacak, bizi her türlü zorluktan çekip çıkaracak şahane mi şahane bir avukat biraderimiz olsa tadından yenmez. Ne olduğu hiç fark etmeksizin, her türlü çetrefilli durumdan son derece göz alıcı bir biçimde kurtulan ve kurtaran "Yürüyen Özgüven", Saul Goodman, olmak değil ama yakınımızda bulunsun istenen en tipik kardeş örneği. Başın sıkıştığında "İyisi mi Saul'u ara" denmek için oradadır o.

Var olabilme ihtimali elbette ki "yanıbaşımızdaki Mars'ın saklanmış yerlilerine" oranla daha yüksek olan tiplemelerdir bunlar. Bize inandırıcı gelir; çevremizde insanlar bunları konuşur, bu şekilde davranmaya çalışırlar. Takip ettiğimiz "Influencer'lar" bu şekilde yaşadıklarına o kadar inandırmaya, hayatın böyle olduğuna o kadar ikna etmeye çalışırlar ki bizleri, hayatlarındaki ulvi amacı bunu kanıtlamakmış gibi post paylaşır, story yağdırırlar. İster istemez bu hayatların bizim için olağanlığına inanırız. Çok yakın gelecekte bu yaşamlara ulaşacağımızı umarız. 

Maddi derdi olmayan, olsa dahi bölümün sonunda bir şekilde mutlu sona ulaşan bu kurgu karakterlere özenmek, onlar gibi olmaya çalışmak ne biz gençler ne de bu karakterlerin var olduğu hayal dünyasının peşine takılan kimse için utanç kaynağıdır. Bunlar yıllarca bize öğretilen, örnek gösterilenler idi; ve hatta olması gereken. Nasıl yaşadığımız ve nasıl yaşamamız gerektiğini kıyaslamamız için gereken somut örnekler kendisini realitenin içine yedirmiş bu eserlerdeydi.

Üst düzey IQ'lu çılgın bilim insanlarının hayret verici icatları da dünyayı kurtarırken bu gerçekliğe olabildiğince monte edilmişti. Gerçek dünya ve o kurgu dünya arasındaki tek fark sanki bizim "gerizekalılığımız" idi. Mimiksiz karizma John Reese, Fringe'in küçük Bishop'u Peter... O kadar kusursuz karakterlerdi ki; günlük bir konuşmada bu karakterleri tanımlamak için "Gerçek olamayacak kadar iyi" ifadesini kullanırdık.

Gerçek olamayacak kadar iyi olan bu karakterler öylesine "gerçek" bir şekilde yaşadığımız evrene yedirirler ki onlara özenmek kaçınılmaz olur. Bu eserleri tüketen kimse geçelim Atılgan'ı komuta etmeyi, TARDIS'in zaman ve mekan konumunu ayarlarken o son çekiç darbesini vurmayı; Cosmo Kramer'ın "zekasızlığına" sahip olmayı istediğini inkar etmez.

Bizler kaçtık. Kaçtık ve bu kurgusal eserlere sığındık. Onlara özendik ki, bu çok normal. Özenilmemesi imkansız, imkansız olduğu kadar kusursuz karakterlerdi bunlar. Bizler deli bir Time Lord'un gezdirmek için el uzattığı kenarda köşede kalmış insanlar, bir kum gezegeninde umut ile gökyüzünü izleyen Tatooine yerlileriyiz. Biliyoruz ki yaşadığımız evrende ne bir TARDIS var ne de biz Force'a dengeyi getirecek seçilmiş kişiyiz. Ama karşımızda da The Master ya da Darth Vader yok.

Örgütlü Rebel gücü olmasa, İmparatorluk da yenilmeyecekti. Artık sığındığımız bu kurgusal evrenleri eleştirmenin vakti geldi, her ne kadar sevsek de. Thanos doğru öngördü ama haklı değildi. Evrenin yarısını yok etmesi değil, bu sömürü sistemini parçalarına ayırması gerekirdi.

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Gençlik Örgütlenmeli, Kendi Siyasetini Öne Sürmeli

Post

Devrimcilik mi, Aktivizm mi?

Post

Ekranların Küçük Dünyası

Post

Sorun Var Çözüm Yok İtiraz Yasak

Post

Politik Sahnede Müziğin Akıbeti