Post

Politik Sahnede Müziğin Akıbeti

Dönemin toplumsal hareketlerinin ve hareketliliğinin izleri her sanat janrında olduğu gibi müzikte de yankı bulur, hem de oldukça kuvvetli bir biçimde. Hiçbir eser, insanın kendisinden izler taşımama gibi bir olanağa sahip değildir. Üreteninin ideolojisini her zaman bir çırpıda ortaya sermese de, belli başlı olguları o eseri dikkatli bir gözle inceleyenler rahatlıkla ortaya çıkarabilir.

Müzik yapıtları, bir açıdan şiirde de olduğu gibi, anlatılanları daha akılda kalıcı bir forma büründürme işlevine sahiptir doğası gereği. Belki Marx'ın söylediği ve defalarca okuduğumuz bir söz birebir aynı şekilde kazınmaz aklımıza ama bir müzik yapıtının güftesi, belli bir dilsel kalıp içerisinde üretildiği için ezberlenmesi oldukça basittir. Ayrıca istisnalar haricinde bestesiyle de orantılı gitmek zorunda olduğu için unutulanın tahmin edilebilmesi daha kolaydır.

Özellikle ABD’de ve dünya genelinde Rock ve devamında da Metal müzik yapıtları da çeşitli baskı düzenlerine karşı alınmış bir tavrın içerisinden doğmuştu. Bizim yerelimizde belki halk müziğini oluşturan kültürle bağdaştırılabilir muhtevası. Başkaldırıcı ve toplumcu olma özelliği taşır bu kültürler. Biçimsel olarak da özellikle Türkiye sınırlarında üretilen eserlerde bu ikisinin kaynaştığı birçok eser gördük, dinledik. Tertemiz bir Rock müzik üstadı olan Cem Karaca'ya "Anadolu Rockçı" gibi ne idüğü belirsiz bir sıfat yapıştırılmasının temeli de bu.

Biçimsel farklılıkları bir yana; Neşet Ertaş'ın söyledikleriyle Vecdi Yücalan'ın söyledikleri arasında su götürmez ki kuvvetli bir bağ bulunuyordu. Dr.Skull şarkılarının riffleri her ne kadar kulağımızın pasını silse de, anlattıkları bir özgürleşme çığlığı olması bakımından Dadaloğlu'ndan farksızdı. Birbirinden çok farklı zamanlarda ve koşullarda yetişmiş ve eser üretmiş insanların arasındaki bağ, bu kültürü oluşturan ilkelerin gereğiydi. Bu iki ana noktadan sapan bütün eserleri biz "Gerçek Rock'çılar" Pop'a kaymakla suçladık yıllar boyu.

Yine de burada kaskatı bir suçlamayla karşısına çıkmamak için koca bir Rock camiasının, şöyle bir tartışmaya gidilmeli: Kimi zaman "Başkaldırıcı" ve "Toplumcu" kavramlarının neyi kastettiği tam olarak anlaşılamayabiliyor veyahut insanın o an tasavvur ettiği anlamı yansıtmıyor olabilir. Pentagram'ın özellikle Trail Blazer albümünde ürettiği kesinlikle antimilitarist ve az biraz sosyaliste çalan eserler Metal midir, değil midir? Kendisini bir Pasifist olarak tanımlayan Kudret Kurtcebe'nin ürettiği müzik yapıtları Rock kültürü içerisinde harmanlanmamış mıdır? Aralarında belki pek azı örgütlü mücadele yürüten ama şu örneğimde yürütmüyor saydığım Rashit, Kesmeşeker, Zardanadam gibi grupların elemanları ne kadar "Başkaldırıcı" ve "Toplumcudur"?

Kesin çizgilerle ayrışmayan bu gibi kültürler, bir de bu kültürlerin yansıtılmasındaki teknik farklılıkları serpilince üzerlerine iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Nereden baksak, Kültürel Marksistlerin derinlemesine incelediği "sanat eseri yol gösterici mi olmalıdır yoksa gerçeği çarpıtmadan göstermesi yeterli midir?" tartışmasının bağrından koptuğu apaçık bu durumun. Ama burada anlatmak ve irdelemek istediğim konu bu değil. İçinden filizlendiği kültürler gereği öyle ya da böyle mevcut Kapitalist sisteme veya en azından onun yarattığı toplumsal ilişkilere karşıt olması icap eden bu eserler, ne oldu da karşıt olması gerekenin avcuna düştü?

Bir önceki yazımda bahsetmiştim; bu sanat eserleri günümüzde, bir propaganda aygıtı olmanın ötesindeler. İşlevlerini bir denetim mekanizması olarak sürdürüyorlar. Müzik yapıtlarında var olan durum da bundan farklı değil. Elbette şu durumda apaçık bir Kapitalizm propagandası sürdürecek kadar salak değil egemen güçler. Ama doğası gereği "Toplumcu" olması gereken kültürü ve onun eserlerini "Bireyci", yine doğası gereği "Başkaldırıcı" olması gerekeni "Kabullenişçi" bir çizgiye büründürmek konusunda tahmin edilemeyecek derecede başarılılar. Bu iki kavramı biz günümüzde ve dilimizde "Arabesk" olarak yerleşmiş kültür vasıtasıyla çok iyi tanıyoruz.

İddiam elbette ki birtakım kötü gülüşlü ve ellerini ovuşturan "Para Babası" tiplemelerinin "Haydi Rock müziği köreltelim" demesiyle alakasız. Ve hatta "Politik olma gayretindekilere ceza veriyorlar!" gibi bir çilecilik de yapma uğraşında değilim. Dünya ölçeğinde düşünürsek; mevcut üretim ilişkilerinin yarattığı koşullar gereği; daha hızlı tüketilebilen, daha az anlam ve daha akılda kalıcı ritimler içeren "eserlerin(!)" üretimi piyasanın arzıyla orantılı ivme kazandı. Ve daha da genelde, politik sahnede hezimete uğramış görünen bir ideolojinin kültürel alanda destekçiliğini sürdürmek o dönemin sanatçılarına makul gelmemiş olabilir. Toplumcu ve başkaldırıcı tutum, hezimetin sonrasında kolayca içine kapanıp; bireyciliğin ve kabullenişçiliğin bataklığına batmış olabilir. Dönemin hareketliliği o yapıtın ideolojik boyutuna doğrudan etkilidir. Bu “makul gelmeme” olayı bilinçsizce alınan bir tutum olsa gerek. İstisna olarak, zamanında politik olma uğraşında olan sanatçılar da daha rahat yaşam sürebilmek için suya sabuna dokunmama kararı almış olabilirler, kalan sağlar bizimdir demekten başka çaremiz yok.

Kabul etmek gerekir ki; çok spesifik örnekler haricinde, Avrupa toplumlarının aksine Türkiye'de, överek bahsettiğim tür müzik yapıtlarının dinleyici kitlesi de hiçbir zaman bir "Başkaldırıcı" havaya sahip değildi. Türkiye'de Rock, Punk, Metal veya Hiphop gibi kültürler, diğer toplumlarda olduğu gibi underground bir havaya çok nadir kavuştu. Dolayısıyla bu içeriklerin tüketicileri de çoğunlukla bu ilkesel ayrımı yapanlardan değil, güzel besteler dinlemek ve eğlenmek isteyen kanı kaynayan gençlerden oluşuyordu. Bahsettiğimiz kitle dışlandıkları için bu tarzlara başvurmuyorlardı; en uç noktada, bu tarzlara başvurdukları için dışlanıyorlardı. Ortak noktaları bir ezilmişlik sonucu meydana gelmedi. Tamamen estetik bir karardı. Böylece bu kültürler devrimciliğe uzanan bir yoldan çok, birer orta sınıf kimliği olarak toplumda yerlerini aldılar. "Distortion'ı yüksek olsun da ne olursa olsuncu" olarak adlandırdığım bu kitle bazı evrimler geçirdi, farklı tarzlara büründü, diğer türlere musallat oldu ama o orta sınıf kimliğinden kurtulamadı.

Türkiye'de ise genellikle ezilen kesimlerin Arabesk kültürüne ve müziğine daha hoşgörülü oldukları bir durum mevcut. Bunun 12 Eylül Darbesi sonrası bir çeşit antikomünist propaganda olan bireyciliğin ve kabullenişçiliğin arşa çıkmasıyla doğrudan ilgisi var. Bu da ontolojik olarak "başkaldırması" gereken bir toplum kesiminin devrimci bilincini kazanmasının kültürel bir önlemi.

İlgili Yazılar

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı yol haritasını binlerin katıldığı halk buluşmasında açıkladı

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı program çerçevesi açıklandı

Post

Seçime Bir Adım Kala Sosyal Konut Projesi

Post

Ekonomik Kriz Yayılırken Savaşlar da Yayılacaktır

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı yola çıkıyor!

Post

Ege’nin İki Yakasının Tek Çözümü: Göndereceğiz

Post

Mesele Bakanlık Değil Kürt Halkının Temsil Hakkı

Post

Düzenin Ekonomiye Çözümü Yok

Post

Yolsuzluk Saray Düzeninin Çimentosudur

Post

Ekranların Küçük Dünyası

Post

Politik Sahnede Müziğin Akıbeti

Post

Gotham’ın Delileri Ne Kadar Kahraman?

Post

‘Zeytinlilerin’ Kazanacağı Günler Yakın

Post

Sorun Var Çözüm Yok İtiraz Yasak

Post

Almanya Seçimlerine Yeşil ve Soldan Bir Bakış

Post

Umudumuz Örgütlü Mücadelemizde

Post

Batı’nın Göçmen İkiyüzlülüğü

Post

Ödememek ve Ödeyememek

Post

Al Gözüm Seyreyle

Post

Cevap C Şıkkı

Post

Devrimcilik mi, Aktivizm mi?

Post

COVID-19 Günlerinde Anti-Kapitalist Siyaset

Post

Salgın Durumu Üzerine

Post

İş, Aş, Barış