Post

Tarih Hala Sınıf Mücadeleleri Tarihinden İbaret

Komünist Manifesto yazılalı 174 yıl oldu… Günümüzde hâlâ, Marksizmin bu temel eserinin öne sürdüğü tezlerin geçmişte kaldığını iddia eden çok sayıda insanla karşılaşmak mümkün.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, emek-sermaye arasındaki karşıtlığın ‘küreselleşen’ dünyada giderek yumuşadığı, sınıf mücadelelerinin tarihin ilerleyişinde belirleyici olmadığına ilişkin düşünceler tüm dünyada popülerlik kazanmaya başlamıştı. 

Ancak bu düşüncelerin taşıyıcılarına ne yazıktır ki; kâr oranları sürekli olarak düşme eğilimi gösteriyor ve bu eğilim tüm dünyada emekçi sınıflar ve sermaye sınıfı arasındaki mücadelelerin keskinliğini artırıyor. Savaşlar, ardı arkasına patlak veren krizler, dünyanın zenginleri ile yoksulları arasında giderek derinleşen yoksulluk ve kapitalist üretim tarzının gelişini sürekli olarak hızlandırdığı ekolojik yıkım onların tüm o gösterişli tezlerini haksız çıkardı. 

Günümüz dünyası, Karl Marks ve Friedrich Engels’in yaşadığı Sanayi Devrimi döneminden de Bolşeviklerin bir dönüm noktası yarattığı 20. yüzyılın dünyasından da elbette ki büyük farklılıklar taşıyor. Ancak kapitalist üretim ve emperyalist sömürü ilişkilerinin temel yasalarında köklü değişiklikler gerçekleşmiş değil. 

Ve tarih günümüzde de, bu iki ustanın en başta söylediği gibi “sınıf mücadelelerinin tarihinden ibaret” olmaya devam ediyor.  

İşçi Sınıfı Nasıl Ortaya Çıktı?

Marks ve Engels, fikirlerini Sanayi Devrimi’nin yayılmakta olduğu 19. yüzyıl Avrupa’sındaki felsefi, ekonomik ve siyasal konjonktüre dayalı olarak geliştirmişlerdi. 

Bu ortamda; Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren ülke olarak İngiltere ve İngiltere burjuvazisi, bugüne kadar uzanan modern emek sömürüsü biçimlerinin bir öncülü, bir prototipiydi adeta. Marks’ın kapitalizmin temel yasalarını kaleme aldığı Kapital eserindeki analizler, çözümler ve baz alınan ekonomik kategoriler çoğunlukla bu ülkenin gelişkin üretim biçiminin incelenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. 

Sanayi Devrimi’nin yarattığı kitlesel üretim imkanları, o zamanlara kadar kırsal alanlarda yaşayan insanların kentlere akmasını sağladı. Geçmişte feodal üretim ilişkileri içinde; derebeylerinin ve toprak ağalarının boyunduruğu altında olan insan topluluklarının kentlerde kendi seçtikleri işlerde çalışmasına imkan verdi. Feodal boyunduruğundan kurtulup kentlere geldiği için özgür, ancak mülk sahibi olmayan ve emeğini satarak yaşamak zorunda olduğu için yeni bir boyunduruk altında olan bu insan topluluğu modern işçi sınıfını yani proleteryayı meydana getirdi. 

Kapitalist sanayiyi denetiminde tutan burjuva sınıfı, o güne kadar görülmedik boyutta üretimi gerçekleştirmeye başladı. Toplumsal hayatta kullanılan, mübadele edilebilen her şey büyük bir hızla, büyük miktarlarda üretilebiliyor ve tüm dünyada gelişmekte olan ulaşım altyapısı sayesinde her yere hızla ulaştırılabiliyordu. Akın akın insanlar kırları terk ediyor, kentler hızla büyüyordu. İşçi sınıfının hacmi sürekli olarak artıyordu. 

Emek-Sermaye Çelişkisi

Kapitalist üretim ilişkilerinin temel işleyiş biçimi aslında son derece basittir. Fabrikanın ve içinde üretimi sağlayan tüm gelişkin makinelerin sahibi burjuva sınıfıdır. Burjuvazi, bu araçları tüm potansiyeliyle çalıştırabilmek için büyük miktarda emek gücüne ihtiyaç duyar. Bunun için kentlerde yaşayan modern işçi sınıfından bireyleri ücret karşılığında çalıştırır. 

Üretim başlar. İşçiler kapitalistin üretim araçlarını kullanarak kapitalistin pazarlaması için ona sürekli olarak ürün (değer) üretir. Ürünler üretildikten sonra kapitalist satışını yapar. İşçiler, verdikleri emeğin karşılığında belirli zaman aralıklarında sabitlenmiş ücretler alırlar. Kapitalistler ise, işçilerin emeği ile ürettikleri ürünlerden kâr ederler. 

Emek-Sermaye çelişkisi dediğimiz olgu bu aşamada ortaya çıkar. İşçilerin ürettiği ürün (değer), daima emekleri karşılığında aldıkları ücretten çok daha fazladır. Bu üründe, işçiye verilmeyen değer kapitaliste aittir. Kapitalist, gününü gecesine katarak fabrikada çalışan işçinin verdiği emeğin hatırı sayılır bir kısmına el koyar. Patronun el koyduğu bu kısım “artık değer”dir. 

Ortaya çıkan tabloda; işçiler kapitalist iş yeri sahibiyle kendi emekleri üzerinden bir pazarlık yaparlar. Ancak üretim araçlarının mülkiyeti ve tasarruf hakkı patrona aittir. Üretime en çok emeği veren, onun bütün süreçleri içerisinden geçen, bütün zorluklarını aşan emekçiler bu anlaşmada çok küçük bir pay alır. Patron ise, el koyduğu artık değer miktarıyla birlikte “aslan payı”nı alarak kâr eder. 

Günümüzde norm kabul edilen bir kavram olan “kâr”, artık değerdir. Kapitalist patron sınıfının işyerinde düzenli olarak sürdürdüğü sömürü ilişkisinin nesnesidir.. 

Yegane Devrimci Sınıf

Sanayi Devrimi, yalnız kentlerde değil kırlardaki üretimi de dönüştürmüştür. Burjuvazi, elde ettiği gelişkin üretim aygıtları ve ulaşım ağı sayesinde, kapitalist üretim ilişkileri tüm dünyaya büyük bir hızla yaymaya başlamıştır. 

Atalarımızın Tarım Devrimi’ni gerçekleştirdiği ve üretim araçları temelindeki mülkiyet ilişkilerini başlattığı zamandan itibaren siyasi güç ilişkileri, ekonomik güç ilişkilerinin devamı olagelmiştir. Köleci toplumlarda köle sahipleri, feodal toplumlarda büyük toprak sahipleri, kapitalist toplumlarda üretim araçlarının ve ticaretin sahipleri siyasal gücü ellerinde tutmuşlardır. 

Burjuvazi, feodal dönemin iktidar sahipleri olan derebeylerini ve krallarını topla, tüfekle değil; sanayi üretimi, gelişmiş ulaşım altyapıları, küresel ölçekte yayılan pazarlarla yenmiştir. Marks ve Engels, bu durumu Komünist Manifesto’da çarpıcı bir biçimde ortaya koyar: 

“Burjuvazi; tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddini temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır. Burjuvazi tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.”

Örneğin İngiltere, yalnızca sanayi burjuvazisinin yönettiği kendi halinde bir ülke değildi. Dönemin en ilerisinde olan üretim imkanlarıyla elde ettiği artık değeri yurt dışındaki pazarlara da satmaya, kendine yeni pazar alanları bulup onları egemenliği altına almaya, geri kalmış ülkelere silah yoluyla girip onları sömürgeleştirmeye çalışan (Tıpkı günümüzdeki ABD gibi) bir küresel imparatorluktu da aynı zamanda. 

Dolayısıyla Marks ve Engels’in bulunduğu ortamda burjuvazi, feodal üretim ilişkilerini sona erdirmişti. Ancak bunu işçi sınıfının emeğinin önemli bir kısmına el koyarak elde ettiği kâr ile yapmıştı ve bunun akabinde kendisine karşı tek büyük tehdit oluşturabilecek olan milyonlarca (günümüzü düşünürsek milyarlarca) insan bir sınıf ortaya çıkmıştır.

Özel mülkiyet hakkının kutsallığına dayanan bir dünya düzeninde, bu özel mülkiyet hakkının olabilmesini sağlayabilen, toplum yaşantısını oluşturan her şeyi emeğiyle üreten; ancak hiçbir üretim aygıtı üzerinde denetimi olmayan işçi sınıfı, burjuvazinin önündeki yegane tehdittir. 

Burjuvazi o aşamada, feodaliteye karşı oynadığı devrimci rolü tüketmiş ve özel mülkiyet sistemi içerisinde ekonomik ve politik bağlarla düzenin içerisine entegre olmuştu. Feodalitenin henüz tam olarak ortadan kalkmamış olduğu o dönemlerde; yeniden bir devrimci özne olabilecek, devrimci dönüşümlere öncülük edebilecek durumdaydı. Şimdi ise, siyasal ve toplumsal devrimlerin önündeki tek engel onlardır. 

Küçük mülk sahipleri, küçük toprak sahibi köylüler her ne kadar mevcut üretim ilişkilerinin ceremesini çekebilseler ve ezilebilseler de burjuva anlamda özel mülk sahibi oldukları için, devrimci öncülük özelliği taşımazlar. Onların umudu, daha fazla zenginleşip büyük mülk sahibi olabilmektir. Küçük mülk sahipleri arasında süregelen rekabete yenilip bunu yapamadıklarında ve yoksullaştıklarında da, işçi sınıfının saflarına katılabilirler. Kaldı ki; günümüzün proleterleşen dünyasında bu sınıf giderek yok olmaktadır.

İşçi sınıfı ise, en fazla değer üreten kapitalist üretim ilişkilerinin olmazsa olmaz koşulu olması, tüm kapitalist ilişkilerin var olabilmesinin temel dayanağı olması ve hiçbir özel mülkiyete sahip olmaması bakımından; kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı tüm çelişkilerini çözebilecek yegane ekonomik ve siyasi potansiyele sahiptir. 

İşçi sınıfının küçük mülk sahipleri ile arasında, özel mülkiyet sahipliği bakımından bulunan bu temel fark; devrimci nitelik farklılığını oluşturur. İşçiler, emekçiler yalnızca ezildikleri, sömürüldükleri, yoksullaştıkları ve acı çektikleri için değil; toplumun üzerinde yükseldiği üretim ilişkilerinin olmazsa olmazı ve çelişkisi oldukları için Marks ve Engels tarafından “yegane devrimci sınıf” olarak değerlendirilmişlerdir. 

Geçmişten Bugüne Devrimci Özne

Kimileri, bu tezleri anlattığımızda Karl ve Marks’ın yaşadığı dönemin üzerinden çok zaman geçtiğini, Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olduğunu, dünyanın küreselleştiğini, artık işçi sınıfının var olmadığını veya farklı toplumsal dinamiklerin daha devrimci sonuçlar verebileceğini söylüyor olabilir. Yeni bir teknik buluş, yeni bir iletişim biçimi veya yeni toplumsal kimlik politikalarının kapitalizme karşı temel çelişki oluşturabileceğini iddia edebilir. 

Ancak bu biçimde, artık dünyaya yayılmış ve dünya nüfusunun (tüm farklılıkları, kimlikleri ve yaşam biçimleriyle birlikte) çoğunluğunu proleterleştirmiş olan kapitalist üretim ilişkilerinin kâr temelinde; yani emek-sermaye çelişkisi temelinde ilerlediği ve belirlendiği gerçekliğini gözardı etmiş olurlar. 

Sanayi Devrimi çağının işçileri, korkunç sefalet ve çalışma koşulları içinde yaşayarak kapitalistlere kâr ettirmeye zorlanan ve bu sayede hayatta kalabilen insanlardan oluşuyordu. Ancak bu koşullar içerisinde burjuvaziye karşı ekonomik ve politik mücadeleye başlayan işçi sınıfı; bugün “görece rahatlamış olduğu” söylenebilen çalışma koşullarını bu mücadelenin sonucuyla elde edebildi ve bizlere miras bırakabildi. Geçtiğimiz yüzyılda ise devam eden ve yayılan kapitalist/emperyalist üretim ilişkileri, artan meta üretimi sonucunda bir görece refah düzeyi yaratmayı başarabildi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla da birlikte emek-sermaye çelişkisini silikleştirebildi. 

Ancak ülkemizin ve dünyanın içinden geçtiği, giderek şiddetlenmekte olan ekonomik kriz dalgası güya ortadan kalktığı iddia edilen emek-sermaye çelişkilerinin bir yasa olarak olduğu gibi devam ettiğini yeniden bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Bosna’da, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Libya’da, Ukrayna’da yaşanan savaşlar, emperyalist zorbalığın ve sömürünün olduğu gibi devam ettiğini yeniden teyit etti. 

Dünyada farklı toplumsal mücadeleler, farklı muhalefet biçimleri ortaya çıktı ve işçi sınıfının 20. yüzyıl ortalarına kadar doldurduğu alanın yerini almaya başladı. Kimlik mücadeleleri, safi ekolojik mücadeleler her ne saikle devam ederse etsin, işçi sınıfının ideolojik ve fiili zemini ve öncülüğünden yoksun oldukları için herhangi bir alternatif oluşturmak bir yana, düzenin içerisine eklemlenebilir hale geldi. Çünkü mevcut düzene karşı temel çelişkinin üzerinde şekillenmiş değildirler. 

Günümüzün kapitalizmi, sanayi döneminin kapitalizmi değil, bu doğru. İşçi sınıfı nasıl burjuvaziye karşı amansız bir mücadele verdiyse, kapitalistler de sömürü ilişkilerini sürdürebilmek için hem ekonomik hem de siyasal bir mücadele verdi. Büyük işletmelerin yerini küçük işletmeler aldı, yeni çıkan sektörlerdeki çalışma alanlarının iş tanımları bulanıklaştırıldı (Örneğin motokuryelerin “esnaf kurye” meselesi), sendikal örgütlenmeyi engelleyici kurumsal organlar (İnsan Kaynakları birimleri vb.) oluşturuldu. Ayrıca üretim biçimleri kadar tüketim ürünleri ve biçimleri de kapitalist tahakküm ilişkisinin kolları haline dönüştü. 

İşçi sınıfı ülkemizde de dünya çapında da enflasyonun yükünü taşımaya zorlanmakta, sendikasızlığa itilmekte, dünya nüfusunun çoğunluğu giderek proleterleşmekte ve mülksüzleşmekte.

Tıpkı Sanayi Devrimi döneminin sefalet koşullarında yaşayan, toplumdan ayrıştırılmış proleterleri gibi. Ve hala, dünya ekonomik ve politik sistemin temel çelişkisi, temel devrimci öznesi dünya işçi sınıfıdır. 

Biz; enflasyonla yıkıma uğratılan, sendikasızlaştırılan, ideolojisizleştirilen, savaşlarda ölüme gönderilen, tüketim kültürü içerisinde çürütülmeye çalışılan işçi sınıfının durumunu Komünist Manifesto’da ve Kapital’de ifade edilen yasaları esas alarak analiz etmenin ve dünya işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesini örgütlemenin yolunu izleyeceğiz. 

Geçmişin muzaffer devrimcilerinin; Paris Komünü’nün, Sovyet Devrimi’nin, Mahirlerin bize çizdikleri yol budur. 

İlgili Yazılar

Post

“Sol Değerler” ve Devrimimizin Güncelliği

Post

Tarih Hala Sınıf Mücadeleleri Tarihinden İbaret