Post

Kadın Cinayetleri Ülkesi Olmayacağız

Türkiye’de kadın cinayetleri gerçeği yeni bir toplumsal sorun değil, yıllardır ve bazen de boyut değiştirerek devam ediyor. Nitekim bu uğurda kendini kurmuş, örgütlenmiş, kamu kurumlarında olmayan deneyimi biriktirmiş, toplumsallaşmış ve gücü ulus ötesine uzanmış bir kadın mücadelesi var. Bu mücadelenin kazanımları var; en önemlisi hayatta kalmasını sağladığı kadınlar var, intihar diye örtülen cinayetleri ortaya çıkardığı, adaleti sağladığı yüzlerce dava var, tüm topluma kazandırdığı bilinç var, var da var… Ama kadın cinayetleri devam ediyor ve boyut değiştiriyor. Bu durumda kadın mücadelesinin önünde de daha pek çok görev de var. Önü kapatılan çözüm yollarının önünü açmak için, sorunu sahiplenen herkesle elimizden geleni yapacağız ve kadınların hayatını hiçe sayanları mutlaka göndereceğiz. Ancak o zamana kadar beklemiyoruz elbette; kadınlar her gün öldürülürken her gün mücadele edenler ve etmek isteyenler için kadın cinayetlerini çevreleyen nedenleri, nasıl sınıflandığını, nasıl önleneceğini bir kez daha ele almakta da fayda var. 

Kadınların yaşadığı şiddeti, kökenindeki eşitsizlikle birlikte ortadan kaldıracak çözüm yolu olan İstanbul Sözleşmesi’nden anayasaya aykırı biçimde imza çekilmesi ve bu kararın Danıştay tarafından yine anayasaya aykırı biçimde hukuka uygun bulunması ile çözüm yolunu kasten kapattılar. Hiç şüphesiz sözleşmeden vazgeçmiyoruz, bu kararı tanımıyoruz ama bu kararın -ne kadar uyduruk ve hukuka uygun olmasa bile- bir gerçeklik olarak yaşanması onu kâğıtlarda bırakmıyor, hayata yansıyor. İşte o hukuksuz kararları alanlar, hukuken geçerli koruma kararlarının uygulanmayıp kâğıtta kalmasına ve kadınların öldürülmesine neden oluyorlar. Son günlerde ardı ardına korunma altındayken öldürülen kadınlar olması tam böyle bir sonuçtur. 

Önce Ezgi Zerkin’in annesinin, kızını hayatta tutmak için verdikleri mücadelenin sonuçsuz kalmasından duyduğu acı ve çok haklı bir öfkeyle yaptığı konuşmayı duyduk. Her cümlesi son dönemdeki kadın cinayetleri ile ilgili gerçekleri çok açık biçimde anlatıyordu: defalarca şikâyet başvurusu yapmışlar, en son sıcak tehdit anlarında kurtulmak için aradıkları destek hattından, onlara “müzik dinletilmişti”… Öfkesi çok haklı, sözleri çok doğruydu: “Devlet kızımı korumadı”.

Aynı hafta 16 yaşında Beyza Doğan’ın babasından kızını korumak için verdiği mücadeleyi duyduk; tam 35 şikayet başvurusu vardı ve Beyza artık yaşamıyordu. Düşününce akıl almıyor; bir kez şikâyetten sonra hadi diyelim ikincisi olur, en fazla üçüncü olsun. Bu nasıl bir dünya ki, bir önceki şikayete nasıl hiçbir şey yapılmıyor ki, 35 defa tekrarlanması gerekiyor ve en acısı o bile işe yaramıyor…

Biz bu onlarca başvuruya rağmen hayatını kaybetmeyi 23 defa şikâyetine rağmen Ayşe Tuba Aslan’ın öldürülmesiyle tanımıştık, nitekim Ayşe Tuba’nın babası, Ezgi Zerkin’in ailesini arayıp ilk dayanışma gösterenlerden oldu. Kızının acısı hala içini yakıyor; “bilseydim, kızımı cebimde taşırdım” diyordu baba. Ama sorumlu resmi kurumlardan bir tane açıklama bile duymadık. Şiddet tehdidi altında yaşayan kadınları, yakınları cebinde mi taşısın? Buna bir cevap versinler…

Bitmedi maalesef; son günlerde öldürülen diğer kadınların da; Hanife Çakıcı, Ayşe Korur’un da korunma başvuruları vardı ve devlet korumadı. 6284 sayılı koruma kanununun uygulanmasındaki ihmaller de ilk değil, yıllardır uğruna mücadele veriyoruz. Ancak son dönemde bu kadar üst üste, onlarca başvuruya rağmen kadınlar korunmaması, aileler böyle çırpınırken görevini yapması gerekenlerin müzik dinletmesi, başka bir boyutu açığa çıkarıyor. 

Devletin Rolü
Devletin görevini ihmal etmesinin, seyirci kalmasının ötesine geçilerek, tam bir görevsizleşme ile suça ortak olma durumu söz konusu artık. Şüphesiz ki bu esas failin, öldüren erkeğin gizlenmesi anlamına gelmemeli ancak devletin failleri cezasız bırakan ve aklayan haline bir de, o failleri yaratan; onların önüne durmak yerine önlerini açan rolde olması bu kadar net açığa da çıkmamıştı. Biz biliyoruz ki, kadın cinayetleri önümüze hiçbir zaman tek bir sebeple ve tek bir görünümle gelmiyor. Devletin rolünü daha iyi anlamak için literatüre göre kadın cinayeti sınıflamasına bakmakta fayda var. Bilinen en güncel sınıflamayı yapan 2021 tarihli Avrupa Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü Dokümanında (https://eige.europa.eu/publications/femicide-classification-system) en az 5 ayrı ana bağlamda ve onların alt başlıkları olmak üzere çok sayıda kadın cinayeti türü var:

1.    Siyasi bağlam, devlet şiddeti ya da yetkililerin ve bakım sağlayıcıların suç ortaklığına dayalı olarak tanımlanıyor ve içinde bizi ilgilendiren birden fazla başlık var: Polis zulmü ve polis tacizi sonucu ölüm, güvenli olmayan kürtaja bağlı ölüm, güvensiz/riskli çalışma koşulları nedeniyle ölüm, gereksiz ölümcül cerrahi (histerektomi, genital sakatlama anlamına gelen “kadın sünneti”), devletin göz yumduğu öldürme, silahlı çatışmalarda öldürme, üreme hakkıyla ilgili diğer sağlık hizmetinin yokluğu gibi devletin doğrudan ya da dolaylı olarak rol oynadığı cinayetler… Bu bağlamdaki cinayetlerin giderek artışına tanık olduğumuzu ve örneğin güvensiz kürtaj nedeniyle ölenler gibi üreme haklarıyla ilgili olan oranını henüz hiç bilemediğimizi görmek mümkün. 

2.    Toplumsal (normlar) ve kültürel bağlam: İtaatsizlik/normların ve kültürel inançların ihlali ile bağlantılı öldürme (ayrıca ayrımcılık, itaatsizlik/geleneksel cinsiyet rolleri ve cinsel normların ihlali nedeniyle öldürme). Bu kategori siyasi haklardan yararlanmayı geçersiz kılmayı ve kadınların güçlenmesini engellemeyi amaçlayan cinayetleri içeriyor. “Namus” bahanesiyle işlenen cinayetler, çeyizle ilgili öldürme, genital sakatlamaya bağlı ölümler, kız bebek katli, cinsel yönelimle ve cinsiyet kimliği ile ilgili cinayetler, ırkçı kadın cinayeti, sosyopolitik kadın cinayeti, kadın düşmanı tutumlar/sosyal uygulamalar sonucu öldürme gibi birçok altürü var ve dikkat ederseniz birkaç başlık dışında neredeyse hepsi ülkemizde yaşanıyor. 

3.    Suç bağlamı: Bu bağlamda insan ticaretiyle bağlantılı öldürme, göçmen kaçakçılığı bağlamında öldürme, organize suç, uyuşturucu kaçakçılığı, cinsel sömürü ve diğer organize suçlar gibi diğer organize suçlarla bağlantılı olarak işlenen öldürmeler kastediliyor. Türkiye’de en baskın olan bağlam olmamakla birlikte, Ümitcan Uygun gibi bir profili akla getirmemesi mümkün değil…

4.    Cinsel bağlam: Kadınların cinsel şiddet veya cinsel içerikli olarak tanımlanabilecek eylemlerle bağlantılı olarak öldürülmesi kastediliyor. Bir partner tarafından gerçekleştirilenler bu kapsamın dışında bırakılıyor ve cinsel şiddet içeren biçimde öldürme anlatılıyor. Maalesef ki, tanımadığı kişiler tarafından işlenen ve cinsel saldırı içeren cinayetleri de yaşamış olmamız Türkiye’de bu bağlamın da var olduğunu kanıtlıyor.

5.    Kişilerarası bağlam: Fail ile yakın ilişki içinde, aile içinde ve aile dışında eşit olmayan bir güç ilişkisine bağlı öldürme olarak tanımlanıyor ve dünyada – Meksika gibi bir kısım coğrafya dışında- ülkemizde de en sık rastlanan bağlamı oluşturuyor: Kadınların (eski) partner veya eş tarafından/yakın partner şiddetinin sonucu olarak öldürülmesi, aile ile ilgili kadın cinayetleri ya da 65 yaş üstü kadın cinayetlerinde olduğu gibi tabi olma durumu veya özel savunmasızlığı nedeniyle yakın ilişki bağlamları dışında gerçekleşen kadın cinayetleri böyle sayılıyor. 

Gördüğümüz üzere, hemen her türü ülkemizde yaşanan bu kadın cinayetlerinin türleri farklı olsa da, önlemenin tek bir yolu var: devletin görevini yapması. 

Son dönemde ve özellikle İstanbul Sözleşmesi süreciyle, bütün bu türler için doğrudan ya da dolaylı rolü söz konusu olan devletin doğrudan rolü ve siyasi bağlamdaki kadın cinayetleri artıyor. 

Üstelik bu tablo artmakta olan diğer önemli şiddet olgusu olan “şüpheli kadın ölümlerini” içermeyen haliyle böyleyken, sonradan cinayet olduğu açığa çıkan ölümler eklendiğinde devletin önleme, koruma, kovuşturma ve politika bağlamlarında hiç oynamadığı rolü daha da net görülüyor. İşte bu gerçekler açığa çıkmasın diye açıklanan resmi verilerde yalan söylüyorlar. 

6284 ve İstanbul Sözleşmesi Yaşayacak, Yaşatacak 

Bütün bu göz göre gelen, koruma kararlarına rağmen öldürülen kadınları korumayanların, görevini yapmayanların peşini bırakmamalıyız. 

Böyle bir rezalet asla normalleştirilemez. 

Evet, her şey onlardan yana görünüyor olabilir; İstanbul Sözleşmesi'nden geri adım atılmasıyla kendilerini görevsizleştirdiler. Evet, bir çözüm yolunun esas çekirdeği ile oynarsanız, bütünü bozarsanız, ortada kalan o parça da zor işler. Yani sözleşmenin şiddetle mücadeledeki bütünsel yaklaşımı ve esas çekirdeğindeki “eşitlik” kuralı geri çekilince, ortada onun parçası olan korunma yasası da neymiş diye düşünüyor, ona da dokunmayı tasarlıyor olabilirler. Ama 6284 var, asla dokundurtmayacağız ve tüm maddeleriyle uygulatmak için elimizden geleni yapacağız. Dahası İstanbul Sözleşmesi de var, yaşıyor ve kadınları yaşatmaya devam ediyor dünyada. 

Türkiye’de de kadınları savunan herkes, tüm kurumlar, belediyeler, sözleşmeyi savunmaya, maddelerini uygulamaya çalışmaya devam etme görevine sahip. Seçimler için ilk iş sözleşmeyi imzalayacağını vaat edenlerin, bugünden de yapacakları var, ellerindeki imkanları kadınların hayatı için seferber edebilirler. 

Bütün bu hukuksuzluk ortamında, adaletsizlikte, çözümün önü kapatılsa, derneğimiz kapatılmaya çalışılsa bile, üniversiteler için çıkarılan uyduruk genelgelerle gençlerin ve kadınların hak arayışı engellenmeye çalışılsa bile, kadın cinayetlerini yaratan nedenleri ve çözüm yollarını hangi katmanda neler yapabileceğimizi tekrar tekrar düşünecek, konuşacak mücadele edeceğiz. Ve kadınların, LGBTQ+’ların, emekçilerin ve tüm toplumun eşit ve özgür yaşaması için, bizi bu hale koyanları mutlaka göndereceğiz. 

İlgili Yazılar

Post

Kadın Cinayetleri Ülkesi Olmayacağız

Post

“Femonasyonalizm” ve Enternasyonalizm

Post

İklim Krizini de, Kadın Cinayetlerini de Durduracağız

Post

Sınırları Aşıyoruz

Post

Medeni Kanuna Dokundurtmayacağız

Post

Yoksulluğun Pençesinden, Şiddetin Gölgesinden Kurtulacağız

Post

Kadın Cinayetlerinin Gizlenen Boyutu

Post

Demir Çeneli Melekler