Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı
Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı
Kriz Çağında Sınıf, Devlet ve Tarihsel Strateji
Günümüz dünyası geçici bir ekonomik dalgalanma ya da dönemsel bir siyasal istikrarsızlık sürecinden geçmiyor. İçinden geçtiğimiz moment, kapitalist birikim modelinin sınırlarına dayanmasıyla birlikte devlet biçimlerinin yeniden yapılandığı tarihsel bir kırılma evresidir. Kriz artık yalnızca finansal göstergelerde değil; toplumsal ilişkilerin dokusunda, siyasal temsil biçimlerinde ve gündelik yaşamın maddi koşullarında hissedilmektedir.
Türkiye’de yaşanan gelişmeler bu yapısal krizin özgül bir tezahürüdür. Enflasyon, reel ücret kaybı, borçlanma, güvencesiz çalışma, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, göç hareketleri ve bölgesel askeri gerilimler birbirinden bağımsız olgular değildir. Bunlar aynı tarihsel zeminin farklı görünüm biçimleridir. Ancak hâkim kamusal tartışma, bu süreçleri parçalı başlıklar hâlinde ele alarak sistemsel bağı görünmez kılar. Gerçekliğin parçalanması, siyasal öznenin dağılması anlamına gelir. Politik analiz ise parçaları tarihsel bir bütünlük içinde kavrama çabasıdır.
Ekonomik Kriz ve Türkiye’nin Birikim Rejimi
Türkiye’de son yirmi yılda şekillenen birikim modeli; inşaat merkezli büyüme, finansallaşma, düşük katma değerli üretim ve ucuz emek rekabetine dayalı ihracat ekseni üzerinde yükseldi. Bu model, kısa vadeli büyüme dönemleri yaratmış olsa da toplumsal refahı kalıcı biçimde genişletmedi. Aksine, yüksek borçluluk, kırılgan döviz dengesi ve ücret baskısı üzerinden ayakta duran bir yapı oluştu.
Reel ücretlerin sistematik biçimde aşınması, yalnızca fiyat artışlarının teknik bir sonucu değildir; bu bir sınıfsal yeniden dağıtım sürecidir. Ücret burada bir maliyet kalemi değil, güç dengelerinin ifadesidir. Nitekim son yıllarda belirlenen asgari ücret artışları, yalnızca en düşük geliri alanları değil, genel ücret skalasını da fiilen belirleyen bir referans haline gelmiştir. Asgari ücret artık sembolik bir taban değil; toplumsal ücret düzeyinin çıpası olarak işlev görmektedir.
Bu durum, ücret mücadelesinin niteliğini değiştirmiştir. Asgari ücret artış oranı, farklı sektörlerdeki toplu pazarlık süreçlerinde üst sınır gibi dayatılmakta; böylece ücret artışı talepleri sistematik biçimde bastırılmaktadır. Dolayısıyla asgari ücret meselesi dar bir ücret kategorisi değil, birikim rejiminin genel ücret politikasının merkezidir.
Vergi sisteminin dolaylı vergilere dayanması, kamu kaynaklarının sermaye lehine tahsisi ve emeğin örgütlülük düzeyindeki gerileme bu tabloyu pekiştirmiştir. Ücret baskısı, enflasyon karşısında yaşanan kayıplarla birlikte, geniş emekçi kesimlerin alım gücünü kalıcı biçimde aşındırmaktadır. Ekonomi büyürken emeğin payının gerilemesi, krizin tesadüfi değil yapısal olduğunun göstergesidir.
Bu koşullarda perakende, lojistik, hizmet ve kamu sektöründe ortaya çıkan işçi hareketlenmeleri, birikim modelinin sınırlarına işaret etmektedir. Yeni sektörlerdeki direnişler yalnızca ücret artışı talebi değil; temsil, söz hakkı ve örgütlenme ihtiyacının ifadesidir. Sınıf yapısı değişmiş; üretimin mekânsal ve sektörel dağılımı farklılaşmıştır. Dolayısıyla mücadele biçimleri de dönüşmektedir.
Devlet Formunun Dönüşümü ve Güvenlikçi Çerçeve
Ekonomik krizin derinleştiği dönemlerde devletin rolü salt düzenleyici olmaktan çıkar; toplumsal çelişkileri yönetme kapasitesi belirleyici hâle gelir. Bu süreçte iki paralel eğilim gözlemlenir: ekonomik kaynakların sermaye birikimini sürdürmeye yönelik seferber edilmesi ve siyasal alanın güvenlikçi söylemler üzerinden daraltılması.
Küresel ölçekte artan bloklaşma, bölgesel gerilimler ve savaş ekonomisi eğilimleri, iç siyasette “istikrar” ve “güvenlik” söylemlerini güçlendirir. Bu söylem, ekonomik taleplerin ve demokratik hak arayışlarının geri plana itilmesine zemin hazırlar. Ekonomik kriz derinleşirken ücretlerin baskılanması ve sosyal harcamaların kısılması, çoğu zaman “milli zorunluluk” çerçevesinde meşrulaştırılır.
Devlet burada nötr bir hakem değildir; sermaye birikiminin sürekliliğini sağlama görevini üstlenen sınıfsal bir aygıttır. Ekonomik daralma ile siyasal daralma arasındaki bağ bu noktada görünür olur. Kriz dönemlerinde otoriterleşme eğiliminin güçlenmesi tesadüf değildir; bu, birikim rejiminin sürdürülebilirliğini güvence altına alma çabasıdır.
Uluslararası Kapitalist Bağlam
Türkiye’deki kriz, küresel kapitalizmin yapısal tıkanmasından bağımsız değildir. 2008 sonrası dönemde derinleşen borçlanma, finansal genişleme ve eşitsizlik, dünya ölçeğinde birikim modelinin kırılganlığını artırmıştır. Küresel tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesi, enerji ve lojistik hatları üzerindeki rekabet ve bölgesel çatışmalar, çevre ülkelerde ekonomik ve siyasal baskıyı yoğunlaştırmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye, hem üretim zincirlerinin bir parçası hem de jeopolitik geçiş alanıdır. Ucuz emek avantajına dayalı rekabet stratejisi, küresel sermaye için maliyet düşürücü bir işlev görürken; içeride ücretlerin baskılanmasını kalıcılaştırmaktadır. Dolayısıyla ekonomik kırılganlık ile dış politika gerilimleri aynı tarihsel sürecin farklı katmanlarını oluşturur. Krizin yalnızca “ulusal” dinamiklerle açıklanması yetersizdir; mesele küresel kapitalist sistem içindeki konumlanmadır.
Enformasyon Rejimi ve İdeolojik Yeniden Üretim
Enformasyon akışının hızlandığı bir dönemde yaşıyoruz; ancak bilgi bolluğu bilinç üretmiyor. Olaylar hızla tüketiliyor, trajediler bireysel vakalara indirgeniyor ve yapısal bağ siliniyor. İş cinayetleri teknik ihmal, kadın cinayetleri münferit suç, yoksulluk bireysel başarısızlık olarak sunuluyor.
Benzer biçimde ücret kayıpları ve geçim sıkıntısı, “piyasa koşulları” ya da “küresel dalgalanma” söylemleriyle doğallaştırılıyor. Böylece ücret politikalarının sınıfsal içeriği görünmez kılınıyor. Oysa asgari ücretin belirlenme süreci dahi, milyonlarca insanın yaşam koşullarını tayin eden bir toplu pazarlık alanıdır.
Toplumsal hafızanın parçalanması, siyasal eylemliliğin zayıflamasına yol açar. Tarihsel materyalist analiz ise olayları yapısal bağ içinde konumlandırmayı gerektirir. Krizi anlamak, onu oluşturan ilişkileri görünür kılmakla mümkündür.
Stratejik Perspektif. Savunmadan Karşı Hegemonyaya
Kriz analizinin politik anlamı, strateji sorusunu kaçınılmaz kılar. Mevcut koşullarda emekçi sınıfların önünde üç düzlem bulunmaktadır:
1. Sektörel ve Mekânsal Örgütlenme
Lojistik merkezleri, platform ekonomisi, hizmet sektörü ve kamu alanı yeni sınıf kompozisyonunun yoğunlaştığı alanlardır. Örgütlenme yalnızca klasik fabrika modeline dayanamaz. İşyerleri arası koordinasyon, bölgesel dayanışma ağları ve sektörler arası eşgüdüm mekanizmaları geliştirilmelidir.
Asgari ücretin genel ücret seviyesini belirlediği bir düzende, örgütlenme yalnızca tekil işyerleriyle sınırlı kalamaz. Ücret politikasına müdahale edebilecek ölçekli ve süreklilik arz eden yapılar oluşturulmadıkça, her artış dönemi bir savunma mücadelesine dönüşecektir.
2. Ekonomik ve Demokratik Mücadelenin Birleşimi
Ücret ve çalışma koşulları mücadelesi, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı mücadelesinden ayrı düşünülemez. Ekonomik haklar ile demokratik haklar arasındaki bağ kurulduğunda, mücadele savunma hattından çıkıp geniş toplumsal meşruiyet kazanır.
Asgari ücretin insan onuruna yaraşır bir düzeye çıkarılması, yalnızca ekonomik bir talep değil; siyasal temsil ve söz hakkı talebidir. Ücretin belirlenme sürecine müdahale edemeyen bir toplumda demokratik mekanizmaların içeriği de boşalır.
3. Karşı Hegemonya İnşası
Kriz dönemlerinde iktidar yalnızca zor aygıtlarıyla değil, rıza üretimiyle ayakta kalır. Bu nedenle alternatif bir toplumsal tahayyül üretmek stratejik önemdedir. Karşı hegemonya; yalnızca protesto değil, eşitlikçi bir üretim ve bölüşüm düzeninin mümkün olduğunu gösteren kurumsal ve kültürel pratiklerin inşasını gerektirir.
Kooperatif girişimleri, yerel dayanışma ağları ve bağımsız emek platformları bu sürecin nüveleridir. Ücretlerin yılda bir kez değil, gerçek enflasyon ve yaşam maliyetleri doğrultusunda düzenli aralıklarla güncellenmesi yönündeki talepler, bu karşı hegemonik hattın somut programatik ifadeleridir.
Bu perspektif salt reform taleplerine sıkışmaz; fakat kopuk bir devrim çağrısına da indirgenmez. Mesele, mevcut güç dengeleri içinde bir geçiş hattı oluşturmaktır. Sınıf ittifakları, emekçi kesimlerin ortak çıkar zemininde buluşmasıyla şekillenir. Kadın hareketi, gençlik hareketi ve güvencesiz çalışan kesimler arasındaki bağ güçlendirildiğinde, toplumsal dönüşüm potansiyeli somutlaşır.
Sonuç. Tarihsel Eşik ve Politik Sorumluluk
Kriz geçici bir türbülans değildir. Yapısal eşitsizlikler, siyasal daralma ve jeopolitik gerilimler kapitalist birikim modelinin sınırlarına işaret etmektedir. Gerçeklikten kaçış, bu süreci bireysel olaylar dizisi olarak görmektir.
Bugünün sorusu, mevcut sınırların içinde kalıp uyum sağlamak mı, yoksa bu sınırları genişletecek kolektif bir strateji geliştirmek midir? Gerçeklikle yüzleşmek edilgenlik değil; siyasal özneleşmenin başlangıcıdır.
Kriz çağında sorumluluk; ücret rejiminin sınıfsal niteliğini açığa çıkarmak, ekonomik ve demokratik mücadeleleri birleştirmek ve örgütlü toplumsal gücü süreklilik kazanacak biçimde inşa etmektir. Tarih kendiliğinden ilerlemez; onu belirleyen bilinçli ve örgütlü müdahaledir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.









253526889.webp)
250235831.webp)




251934370.webp)





243429794.webp)
241725935.webp)











240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)































